Cevap
"Bu geceden ruhun mu yoksa bedenin mi azad edilsin?" diye sual olundu. "İkisi de" dedim. "Cevap veren bedendir, o halde o kalsın, ruhun azad edildi" dendi; yüklüğe kaldırıldı..
"Bu geceden ruhun mu yoksa bedenin mi azad edilsin?" diye sual olundu. "İkisi de" dedim. "Cevap veren bedendir, o halde o kalsın, ruhun azad edildi" dendi; yüklüğe kaldırıldı..
Yok, ikinci olmadığı kesin bu paradigmal değişimin! Hayatta olmadığı kesin elbette ama bizzat “camaçık” mecrasında da ikinci olmadığı kesin. (Merak eden süreçleri ve değişim-dönüşümleri, oluşumudan nihayetlenmesine, takip dahi edebilir; kayıtları aşağıda mevcut.) Dolandım geldim damlarda deli divane lakin yeterince delirememişim mi yoksa yitirecek yeterince aklım mı yoktur bilemedim de yine yeniden “babaocağına” yahut değişik kaynaklarda geçtiği haliyle “bıçak altına boyun uzatmalara” yollanıp içimden geçen “aklını başına devşir” telkin ve ısrarına yenik düşerek çöktüm odacığıma da başladım tekrardan mırıldanmaya; “yahu cam mı açık, cama mı çık olmadı camaçıkla beraber bir üçüncü yol mu bul ve hatta yemezse bu üçlemenin dahi dışına çıkmak imkanı yok mudur bakın dur”. Ve ekledim yine usulca; “ben, ancak ‘yaşam gürlemesinin hayat karşısında acizane dile getirilişinde bir şarkı’ olarak yaşam(ı) bulabilirim”.
yok bitti yetti..
Orada, duruyor ve gidiyor.. Anlamsızca, anlamı kendinden menkulce.. En başta kişisel hatalar ve eksikliklerle bezeli, süslü ve bir o kadar basitliğin gizeminde, tek hamleyle ortaya çıkanın ihtişamında kendini imzasını hükümsüz kılarcasına geri çekerek ve yine yeniden bir o kadar da insan oluşun, lam’ı geçip de elif oluşun hükmüyle ve emriyle nicesinden noksanlığı ve insaniliği bir kalemde hırka altına derleyip gidiyor. Durmayacak belli bu durakta daha fazla.. Bir ihtiyaç molasıydı onun için ve biz için ve ben için ve gidiyor şimdi; uğurlar ola ona..
Hayat; duruyor işte orada, şuracıkta, bir adım ve kulaç mesafede de sanki uzanılmasını bekliyor kendisini sunmak için. Ve işte hayat, bir o kadar uzakta ve alakasızca ve anca kurmacadan ibaret. “Kendi dünyasında kendisini yaşamaya meyletmiş” bir kimse için ne acı dışarıda da bir hayat olduğunu fark etmek. Hem de daha kendi dünyasını keşfe bile girişememiş ve dahi zerre gıdam yolu onca sene ve uğraşa rağmen alamamışken.
kendin ol!
Olması için hiçbir sebep olmayanla olmaması için hiçbir sebebin olmadığı arasındaki o eşsiz uçurumda beliriveren hayat; tercihlerin yahut isteklerin veya yapabilirliklerin giremediği harikulade bir şato veyahut acizliklerin yüze vurulduğu, korkularının insanı hepten ele geçirdiği, en karanlık ve habis yönlerinin aynadan daha aşikarca gözler önüne serildiği bataklık. İşte cancağız, bu ikisi arasında bir ömür ve hayat. Gündüzün keşanesinden beslenilirse bal, gecenin viran kulübesinden nasiplenirse zehir dolu kase öne sürülen.
Nasıl olur da bir yaşam, yaşanmaya değer kılınabilir? Ve nasıl olur da yegane gerekçesini yaşamasından ve kendinden haricen bir noktada bulabilir? En esaslısından zayıfına pek çok istinat noktası yığılırken acep kaç tanesi kıyasıya bir yıkım ve sorgulama karşısında direnebilir? Oysa bir “eser” nispetinde kendi anlamını kendisinde bile bulamayan bir yaşam için öyle mi? Bir yanda ortaya çıkmak ve kendini haklılamak için çırpınırken öte yanda sadece ve sadece salınmak, bir amacı geçtik salınış ve oluşunun bile farkında olmaksızın orada öylece durmak.. bilmem mümkün müdür? Hele ki “bulunuşunun farkına varabilmesiyle” ayrı bir anlam kazanan için böylesi bir yaşam tarzı ve tecrübesi ne denli mümkün olacaktır?
Nereye nasıl koyacağız bu şartları şaşırdım yahu. Tamam bir yerde onlardan bağımsızca esenliğimiz ve dirliğimiz. Değil mi ki onlara bağımlı ve mahkum olmak beraberinde gereksiz bir koşullanma ve şartlanmayı getiriyor. Ve dahası ancak ve ancak yaşanmışlıklar üzerine kurulabiliyor benliğimiz de bize yetmiyor da öte dünyaları istiyoruz, başkaca mümkünlükler peşine düşüyoruz. Ama işte bir o kadar da göbekten bağlıyız, kesilmemecesine, şartlara ve yaşananlara. Madem ancak onlardan hareketle ve onlarla yahut onlara karşın eyleyebiliyoruz nereye koyacağız memnuniyetsizliklerimizi? Ben nereye kadar ve nasıl değişebilirim ki değiştirebileyim şartlarımı? Teslim olmak mı? Aman duymamış olayım bu şartlara teslimiyeti. Hani ola ki kendime ve yaşamın bizzat kendisine olsa canım feda. Amma şartlara teslimiyetse eğer önerilen baştan söyleyeyim size; hiç sonu gelmez bu kale düşürmelerin ve siper geriletmelerinin.
Tamam nihayetinde güzel özetliyorsun derdini; tam olarak anlam veremediğin bir şeylerin peşine düşmüş de onları izaha çabalamadasın. Ama kuzum önce anlamaktan ne anladığını de hele. Ve bir o kadar da ne menem bir şeyin peşinde olduğunu. Anlamadığın bir şeyleri anlatmaya çabalamanın zorluğundan dem vurma hiç. Zira baştan yok saymıyor musun denetlenmeyi ve izahatta ne denli yol aldığının belirlenmesini? Hani hak vermiyor değilim ne bir ilham yapısına ne de bir kulağına nağmeler fısıldayan yücesine sahip değilsin de geleni, geldiğince ve olabildiğince aktarmak telaşındasın.
Ne vakit ve nasıl dile dolandı bilemesem de nicedir önem arz eden bir kelime bu benim için. Sanki çok daha girift ve hatta sihirli bir manaya işaret edercesine kullanmadan ve daha çok da dilemeden edemiyorum yeri geldikçe. Değil mi ki kişinin esenliği yerinde gerisine ne gam-tasa sanki. Şu hayatta göz dikilesi hedefler içerisinde daha bir ayrıcalıklı hedef gibi gözüküyor. Hatırı sayılır bir kimse dakikalar zarfında ona istek ve heves ve hayallerimden bahsettikten sonra bana kendisinin, hem de işgal ettiği makamını yadsır bir şekilde, yegane dilek ve isteğinin hiçbir şey düşünmeden öylece durabileceği bir anı yakalamak olduğundan bahsetmişti. Evet, esmekle eşdeğerlikle beraber ‘akış’ ve hayata kapılıp gitmeye işaret ettiği kadar öylece kalakalmanın, tabiatın ve insani bozuluşun henüz başlamadığı bir noktada kalakalışın da temennisi bu. Yaşam hengamesinde ve onca çabalamanın-uğraşın içerisinde yılmaz ve aşınmaz bir kaya-kütleymişçesine dikilivermek. Ki dikilmenin ve irade ve güç ve nokta buyurmanın tamamen kendinden menkullüğünü keşif ve idrakle sadece yer almak, öylesine salınmak olduğunu bilerek ve hatta işte o ‘hiçbir şeyi düşünmeksizin’de oldu haliyle olduğu noktada ve yerde durmak-duralamak. Fakat o denli zor bir şey ki bu. Hem duralamak hem de duraladığının ve yer alışın-var oluşunun bile farkına varmaksızın o şekillenişin devamını sağlamak.
İnanmakta kimi vakit kendimin bile zorlandığı bir masal anlatıyorum. Sonu nere varır, nereye bağlanır hiç bilmiyorum. Sığınabileceğim yegane şey zaten bu açık uçluluk ve bir de yine kendime inandırmakta zorlansam bile şairanelik. Nasıl bana yapıştığını bilmediğim ve yakamdan atmaya kalksam da başaramadığım biganelikle bezeli naifliğe sığınmış hem de. Tek bildiğim bir şeyler anlatmam gerekiyor ve inandırıcılığı baştan kaybettim. Göle çalınan mayanın tutma ihtimali bile elimde yokken kendimi öne sürdüğüm bir kumar bu belki de.
Belki de hakikati bulmak yahut onu aramak yerine ona teslim olmak ve bilinmezliğiyle huzur bulmak daha yol aldırıcı. Hele ki alınmak istenen bir yol yoksa ama akla düşmüş yolda olma ve kalbe yer etmiş onun arzusu her şeye karşın ve tüm duraklara rağmen yok edilemiyorsa kaybı hissetmektense gelinen noktaya sarılmak en azından gününü kurtarabilir. Değil mi ki her tanışta ve yaşanan anda takip edilen yol haritası daha bir tamamlanıyor ve değil mi ki ilerisi adına bir fikir yahut his veremese bile tamamlanma duygusunu zihinde ve kalpte uyandırıyor o vakit böylesi bir telaşa düşmek neden? Hele ki “anlaşılacak bir şey anlatmadığı için anlaşılamamaktan sızlanan” misali bir dert güdülüyorsa çözüm aramaktan en azından anlatma telaşından vazgeçercesine sakınmak gerekmez mi?
Belki de söyleyecek hiçbir şeyi olmayan ama söylemeden de duramayan bir kimsenin sayıklamaları bunlar. Umudun had safhaya ulaştığı bir anda beliriveren ve kovmakla yahut başkaca bir çabayla da gitmeyen bir ümitsizlik halini mevcut durumun nicedir devam edişine ve defaatle ikrar edilişine binaen artık dile getiremez halde oluş. Öyle bir hal ki bu, bahis için ancak o durumdan bir nebze olsun uzaklaşmakla ve kişinin kendini seyriyle seyrine davet edebilmek mümkün. Oysa hal devam ederken bir tanıdık yahut halden anlar bir kimseyi bulması o denli zor ve güç ki. Zaten öylesi bir kimse bulunsa bile mevcut durum devam ettiği müddet nasıl olacak da ona aktarılabilecek? Ya mevcut durumun değişmesinden yana çaba sarf edilecek de anca o geride bırakılıp bahsedilecek yahut susmanın mümkün olamadığı bu meyanda halden bahis için kıvrım kıvrım kıvranılacak.
Evet, ana cümle değişmeden duruyor ötemde; “Yapınca ne olacak?”. Ve buna esaslı bir cevap vermeden-bulamadan eylemelerin ve eylemlerin hep hava kalacağı da aşikar. Elbette hep dahasını ister-kendisinden beklenir bir yarış atından bahsetmiyoruz burada. Öylesine ve hiçbir şey hissetmeksizin ve duymaksızın durabilmeleri, hayatın içinde beliriveren o bomboş ama sanki yaşama da bir anlam katar duruşları da en başına yazıyoruz listenin. Fakat ister ad koyma olsun ister akış nihayetinde aynı yere çıkmıyor mu? Sıfır noktası olmayan bir gidişte gidişe yön verme çabasından başka ne yapabiliyoruz? Gidişe hakimiyetimiz sıfırken hem de. Ve çemberden çıkışın yolu çemberi kapatmak yahut kırmak falan da değil. Bir şekilde “ben” büyüsüne kapılı, ben için eylemelere ve beher eyleyişte kendini yalanlamalara devam. Belki bir gün anlam ve mana geride bir yerlerde belirir umuduyla ‘ne kadar dahası o kadar şahsiyetliliğim’ deyip artsız arasız koşturuyoruz işte ve oysa geride cümle hala ve hala Demokles’in kılıcı misal ne olabileceğini sorup duruyor.
En fazla çağıldama niyetiyle ortaya çıkıveren ve yazanını-konuşanını başkacasına imkan vermeden sürükleyen ve bu sürükleyişte gerekçelerinin çatılmasına da zorlayan kendiliğindenlikler-içtenlikler. Fakat amaçlılığına ve zorunluluğuna rağmen bazı çıkış noktaları ve şekillerine de izin vermiyor değiller. Hatta özellikle gerekçelendirmek söz konusu olduğunda kişiye çok daha fazla mesai yüklüyorlar. Bunların ötesinde o geliverenlere gelişlerine bir saygıyla yerlerini-yurtlarını hazırlamak, gelebilecek en değerli ve önemli konuk oluşlarına hürmetle hazırlama telaşına kapılmak da gerek. Kırk kat döşek altından bir bezelye tanesini hisseder nazeninlikteki bu misafir elbette bir çok minnete de neden oluyor. Dahası bazı bazı duyulan özlemle onların yokluğu ve yoksunluğunda davet edişle ya had bilmezlik ve arsızlık hasıl oluyor yahut beklenmeye kalkılsa insanın hali kalmıyor.
Nihayetinde uğraşlar ve şekillenmeler nasıl olursa olsun bir kimseye sorulacak yegane soru bu olsa gerek. Hani illaki bir hikaye yahut amaç veya derdi gütmeyi zorunlu kılar bir soru da değil bu ama. Eğer sorulmak istendiyse, sorulası bir durum hasıl olduysa ancak devreye giren ve sairlerini ziyadesiyle yok sayar bir şekilde, kişiyi kişi olarak ele alabilmek için yegane yol olarak beliriverir. Öyle bir cevap-lar dizisine yol açıyor-veriyor ki o anki uğraşın yahut tümden kişinin hayatının hikayesi ortaya seriliveriyor bununla. Bir metine sorulması da en azından o denli metni ele veriyor. Ve akabinde her tür insani yapıya. Çünkü insansılık dışında kalanlardan yana sözümüz pek çıkmasa, eminliğimizden yana tartışmalar binlerce yıldır devam etse de en azından ferdi oluşumlarda bambaşkaca dertlere de kaynaklık edebilir “bir dert”ten pay alındığını ve pay alışın-alınışın ortaya serilişini görebiliyoruz. İşte sorunun amacı da bu esasi yapıyı deşmekten-yakalamaktan başkası değil.
1.
Zannımca düğümün esas çözüldüğü noktalardan birisi de bu. Etrafla ilişkinin ve dahi konuşmanın kaçınılmazlığı karşısında onlara teslim olmuşken bireyliği ve bireyselliği kaybetmemek adına bir o kadar da mücadeleye devam etmeli. Her ne kadar şahsiliği muhafaza ve oluşturmanın yolu teslimiyetten geçiyorsa da bir o kadar da şahsilikte ayak diretmek ve dışa bağımsızlığı hedefleyerek kim olursa olsun ve ihtiyaç nereden, hangi düzlemde gelirse gelsin bireyin kendine yeterliliği hiçbir vakit elden ve dilden düşürmemesi gerek. Evet, tanım ve ihtiyaç bu denli belirgin ve bir o kadar basitken bunu uygulayabilmek, bekleyebilmek hiç de o denli kolay değil, olamıyor.
Hep bir şeylerin olmasını beklemek gerek bu hayatta. Kim bilir belki de olandan yana şükürsüzlükten yahut olanın yetersizliğinden ama sonuçta hep ama hep aynı cümle, itidal yandaşlarının hepten çığırdığı ve boyun eğmekten başka yolun da ne yazık ki bulunmadığı. Hem de neden gerek diye soramadan beklemek gerek işte. Madem ki “bir şeyler” olsun istiyorsun ve hedefi gözetlemişsin o vakit beklemen gerek. Oysa vaktiyle duyduğum ve inanmaktan başka yol bulamadığım masallarda öylesine salınışlardan ve beklemenin hissedilmediği oluşlardan bahsediliyordu hep. Sorun benim “bekleyişim”de şekillenen istemem de olmasın sakın? Yahut öylesine bir salınıştan ve lalettayin şekillenişten çok ad koyma telaşımda? Veya illaki neden-nasıl’ı bilme hevesimde?
"etraf"la ilişki..
Zannımca heybedekiler ve sahip olunan sıfatlar yahut bir o kadar da eminliklerle yaşam arenasına, onun bir sathına çıkmaktan ziyade insan denince aklıma gelen o bir akşamüstünde yahut şafak sökerken, çıplak bir şekilde, bir dağ başında tabiata bakan ve onunla beraber kendisini, nerede, ne haldeliğini anlamaya çalışan yalnız ve yalın bir insan olarak; yapa geldiklerinden ve yaptıklarından ziyade “yapabilirlikleriyle” savaş alanında duran bir kimse olarak; neyle karşılaştığını anlamaya çalışıp ancak kendi imkan ve şekillenişlerine, potansiyeline-muhtemelliğine sırt dayamak daha güzel. Belirlenmiş sınırlar dahilinde gösterilecek hiçbir performans ve şekilleniş bana tat vermiyor, zira o vakit anlamaya çalıştığım doğadan bir farkım kalmıyor da lalettayin bir eyleyen-şekillenen haline geliyorum. Kişisel irade buyuramamanın, şahsiliği ortaya serer seçimlerde bulunamamanın ızdırabı böylesi noktalarda ve bazı fırsatları da kaçırmayı göze alır halde “bu halde olacaksa bu türden bir şekillenmede hiç bulunmayayım” dedirtiyor. Elbette ki ben dışında şartlara tabiliğim ve yek diğer canlılarcasına akışım-sürüklenişim kaçınılmazca olacak ama bu ancak bir tohumun dalından-çanağından düşüp de kara toprağa sığındığı ve kendi potansiyelini sergilemek adına bin bir emek vermeye başlamadan önceki savruluşu ve bir o kadar da kendi yaşam-uğraş alanından uzakta şekillenecek olsa da onun hikayesine bir o kadar etken olacak dış-gerçekliğe, tümden tarihe ve tarihselliğe mahkumiyeti olabilir-olmalı. Hani bu beklenti, bu yönüyle “vahşi” yönümü ve akışa tabiliğimi yadsımak değil de aksine ona da bir çağrı haline geliyor. Oysa insan denince akla gelen bu tabiatın çocuğu oluşu, akağını bulmaya çalışır bir nehirden farksızlığı kadar inşa ettiği eminlikler oluyor. O değil mi hısım-akrabasını, tanışını ve memleketlisini, aynı aşı-ülküyü yahut kaderdaşlığı paylaştığını koruyup-kolluyor; ona aş vermeyen tabiatın bağrını deşip oradan besinini çıkartıyor; karşısına barınmasını yahut ilerlemesini engel olur şekillenişler çıksa onları eğip-büküyor da kendi işine yarar hale getiriyor; değil salt kendisinin yaşama tutunmasını sağlar üstüne yedi ceddini garanti altına alır canhıraşlıkla kendi cinsinden olsun, canlısı-cansızı olsun muhatap aldığını şartlarına tabi kılmaya çalışıyor? Elbette ki “eminlik”lerle ilerlemek isteyecek de o vahşi ve çıplak tarafını, dağ başında onu kuşatan bilinmezliği bilinir kılmak istemesi misal, başta kıyafetleriyle ve akabinde bilme’si ve bilimiyle başlar nice mücadelesiyle kendisi unutur-yok sayar raddede bir didinmeye girişecek. En büyük silahı ise işte o yaşanmışlığıyla oluşturduğu, onun önünü açışı kadar geçmişi sağaltır ve sağlama alır sıfatları olacak. Bir noktada dikilmek istese onu oraya getirmiş şartları zapt-u rapt altına alışıyla devamdan yana korkusuzca ve eminlikle ilerleyişi hasıl olacak. Değil mi ki doğuşundan itibaren ona yüklenenlerden ziyade yüklendiği ve üstlendikleriyle “bir/o kişi” olmayı başardı ve “Kimsin?” diye sorulsa onları yahut bir cüzünü saymaya kalktı, belki bizcileyin sığınmak olarak görülüp-nitelendirilse hatta yeri geldiğinde komiklikle itham edilse dahi, kendisini biliş-hissedişi kadar yaşam mücadelesinde de bunları gururla taşımasın da ne yapsın?
Yüklenile gelen-yüklediğim anlamların dışında ve ışığında, hele ki “denk getirememek” yüzünden kaybettiğim ve geri dönemediğim ‘yaşama ihtimalleri’ni düşününce hayatın o bizle eğlenir yüzünü görmemek mümkün değil. Değil mi kişi, kendisinden ve hasletlerinden ziyadesiyle emin dahası hayatın şekillendirmesiyle kişi, durum yahut fırsatla karşılaşmış ve görünürde ilerlemek ve tekamül adına muhatabın da iştiyak ve şevkiyle her şey hazırken bir ritim sorunundan mütevellit tıkanma oluveriyor. Yerine göre saniyeler-dakikalar kadar kısacık yerine göreyse yıllar ve ne acıdır ki bazı bazı ömür/ler nispetinde haddinden uzun süren bu ritim bozukluğundan ötürü, “olabilirlik” başlığında en az yaşamak kadar yeri olan bir yaşayamamak karşımıza çıkıyor. En kötüsü ise bununla karşılaşan kimsenin ilk şok ve endişeyle yaşamın bu oynadığı oyun karşısında ister istemez hatayı-kusuru kendisinde aramaya başlaması belki de. Elbette aksi de, aşk dene gelen ve bizleri-insanlığı yıllar yılı kandıran duygulanım-kandırış başta olmak üzere mümkün. Yahut “akış”ın bizzat kendisini ortaya çıkartan, tümden şaşaasıyla “gündelik”i yaratan o mayışma hali. Oysa değil mi ki yıllar öncesinde bir kısım aklı evvelden çalışanlar nedenselliğe ve şimdiye dek öyle oluşun devama yol açacağı yanılgısına çattılardı da “aydınlanma”nın yolunu açtılardı. Bu nedenle ufkumuzu, eşzamansızlığı ve bireyde bıraktığı-yaşattığı olumsuzluğu bahane de ederek, daha da genişletsek sosyalliği ve duygusallığıyla tümden ilişkileri irdeleyip-deşebileceğimiz kadar, bunlar ışığında hepten iletişim ve sosyalliğin kofluğunu, hadi daha iyimser olarak lalettayin hayat buluşunu yakalamak mümkün.
insan; komik bir varlık.. kendisiyle değil bizzat kendisine ve çabalarına gülünesi bir varlık.. hani acaba kendime dair duygu ve düşüncelerimden hareketle mi böyle düşünüyorum demeden duramıyorum ama cevap değişmiyor;
2. Kabus (iç ses)
1. Tatlı Bir Düş (dış ses)
Bakışlar üzerindeyken ve değil o an sokakta attığın adımlar, beher adımın-hareketin ve yaptığın bile çoktan onlara malum olmuşken sen zaten geriden başlamak ve gelmek zorundasın. Kurduğun ve kendini hapsettiğin o küçük dünyanda, masalsılık masallarıyla kendini kandırmaya devam ederken izlenmekten kurtulma şansın olmayacak hiç. Hele ki o “izlenmenin büyü ve keyfi”ne ise istersen girme hiç. Eldekilerin bile hesabını veremez ve haddini bilmezliğine yanarken bunun altından hiç kalkamazsın. Önünde kalmış on beş-yirmi adımı daha böyle, yapageldiğin haliyle usulca ve sessizce, başın önde ama sanki derin düşüncelere dalmışsın gibi, hani dalsan da çıkabileceksin gibi devam edebilsen-sürdürebilsen sorun olmayacak belki de. Fakat işte bunu yapman demek zaten kendini akışa bırakman ve eylemeksizin eylemen ve eylettirilmen anlamına gelecek. Kimselerin seni anlamamasını istediğinden mi yoksa köy-şehir arasında ikisine de aidiyet duymamaksızın kalmandan mı bilinmez sessizlik ve suskunluğa mahkum gözler önündeki seyrine ve yoluna vereceksin kendini. Hem de kısıldığın kapanda aymazlıkla “zaten neyimi anlayabilirler ki” küçümsemeni sürdürerek. Sahi kuzum madem böylesine eminsin kendinden de nedendir bu ürkekliğin ve geri çekilmişliğin, adımlarını adımlarının her birini binlercesiymişçesine hesap edip kaydını tutarak?
Sahi neydi ve nasıldı bu arzulamak? Ne yaptığımızda yahut hissettiğimizde buna arzulamak diyorduk? Bunun farkına varında doğallığımız da yok mu oluyordu? Yoksa tam tersine arzuyu arzu haline getiren bunun farkına varışımız ve şiddeti karşısında tutunamamamız mıydı?
“Her zaman bir üçüncü ve daha fazla yol vardır.”
Nakde henüz çevrilmemiş olsa da döviz bürosu kuyruğunda bekleyenlerin acemiliğinin işi olsa gerek bu. Hayır; bunu derken kalifiyeliğe ve onun getirdiği ‘görev bilinci”ne, hani bir başkasındansa o kişinin el atıvermesiyle işlerin Musa’nın asasını görmüş Firavun yılanları gibi dağılıvermesine değil sözüm. Öyle anlar ve durumlar oluyor ki öncelikler ister istemez belirleniveriyor da kişi emek/sonuç nispetinde azami verimlilik için uğraşır hale geliyor. Zinhar sözüm olamaz zaten bu dişli çarka laf etmeye; ne mümkün. Derdim bazı bazı benim de ora dahil olmaya başlamamdan yana. Hem de hala ve henüz “kendi küçük dünyam”da ifşaat ve icraya devam ederken. Öyle büyülü bir kuyruk ve işlem ki bu albenisiyle insanı kendini bilmez-hissedemezcesine sürükleyip götürüveriyor. Hem de keramet artık kişide bile değilken. Ne bileyim iki söz açılıyor da doğururken nice sancılar çektiğim, an be an ilk nefes alışına dek sıkıntılarına gark olduğum öylesi bir kelam beride dururken onun canlandırmasını ve göç yollarını karşımdakine aktarmada bazı yorgunluk hasıl oluyor bazı aynı heyecanı bulamamanın sıkıntısı. Aslında, hani sıçtığım bok orada tazeliğiyle duruverirken bir yenisini ıkınmak zor geliyor bana nihayetinde. İşte tam bu noktada derde düşüyorum zaten; demek ben de bir “performans” tutturmuşum da “emeğime saygısızlıktan” dem vurur olmuşum. Değil mi ora baksa görecekken tembellik ve bir o kadar da kadir bilmezlik ediliyor. Ve kahkaha da burada patlayıveriyor ya; “Kuzum ne oldu da bu payelere bürünüverdin? İnsanlığın uç beyi olup özellik ve meziyetlerinle vaktini çalınmaz, kolaycasına sarf edilmez kıldın?” İster istemez insanın “Dur yahu az iki soluklan da nefes al; bak dünya ne denli geniş ve senin aşılmaz bellediğin surlar-duvarlar bu enginlikte ne de önemsiz, kırılıverir. O bellediğin ezberler ne şaşılası, geçilmez ilanladıkların ne aşağılanası.” diyesi geliyor da bir kahkaha, olmadı bir tebessümle susuveriyor.
Kendi şapkasının gölgesinde, kısıtladığı-sınırladığı dünyasında yaşayan olmama isteği elbette mazur görülebilecek ve hatta gerekli kılınabilecek bir şey. Öte yandan hangi merciye olursa olsun havale etmeksizin ve bir o kadar da kendine tevcih etmeden anlam ve mana bulma arayışında öksüz kalmaksızın yola devam kudretini bulabilmek ve arzulamak da. İlk akla gelen “aklı” yoğurmak ve bir o kadarda yorup bir eser hasıl etmek oluyor. Hele ki bunun kabul görmüş bir ‘gelenek’ çerçevesinde, sığınağında yapılması eylemin tadını yenmez kılıyor. Lakin bu, her şeye karşın “merciye havale” ve “kendine tevcih” etme kısmını boşa çıkartabiliyor değil. Zira bu eylemeyi dayanaksızcasına kılmaktan pek de ötelere götüremiyor bizi. Ki bunun zaten bir başka karşılığı da “sinelerde makes bulmak” değil mi? Kendisinin dahi gölgesinde kalmamayı yegane kıstas kılan için, eylemenin acısını acep hangi mecrada dindirilebilir ki? Elbet “eylemenin” eylemsizlikte dahi geliveren o büyülü yapısıyla ona, hayata ve akışa, yer-yurt ve hatta karşılık bulmaya karşı durmak olanaklı değil. Zaten başına taktığından rahatsız olan için ulaşılmak istenen bir nefeslik alandan başkası değil. Hem de bir o kadar karşılık bulmalar ve sırt dayamalar esas göz korkutur ve çetincesine mücadeleleri vaat ederken. “yaşam şartlarından ötürü” kendi benliğine ve kimliğine hapsolmuşun belki de avluda volta atma …
Bana bir itiraf yeri ve bir o kadar da nev’isi farklı varlık alanı olsun istedim bu yer. Şu hayat mezbelesinde ve sürüklenişinde kişisel tarihçeye mim konulsun, unutulmamasından ziyade yaşanmışlığına ve bir zamanlar ki gerçekliğine hürmet edilsin istedim. Hem böylelikle boy aynasında kendimi görmek ve sevdiğim-söyleyegeldiğim “ne gülüyorsun, anlattığım senin hikayen” beylik lafını en yüksek perdeden esas söylemem gereken kişiye karşı haykırmak ve hatırlatmak istedim. Hani “büyük amaç ve hedeflerim” yoktu diyemem ama bunların “var olma” zemininde ‘birey”lik taslamanın ötesine geçişine de zinhar rastlamadım. Olmaktansa ‘berduşluk, had bilmezlik ve sorumsuzluk”la itham ve hatta bunlara düşmek pahasına pişmek ve hamlığı tercih eden benim için, “hamdım, piştim, oldum” teraneleri ise şükür ki çok uzak benden. Umuma açık meyanda şahsiliği dillendirmenin yersizlik ve saçmalığını ise bir yere kadar göğüsledim ve hala anca bir noktaya dek gerekçelendirebiliyorum. Lakin, işte bir şekilde kervan nicedir yolda ve kör topal mesafe kat etmiş durumda. Veyletmekten ziyade az biraz gururlanır, daha çok da heyecanlanır haldeyim. Ne de olsa kiriyle pasıyla bir seyir imkanım ve nerede ne halde oluşumu, geçmişiyle beraber hatırlatanım var. Daha çok da eldeki senaryo parçalarından ilerisini çıkarmaya heves ettiren ‘merak’ım.
27 yaşımda ve elimde bir şey olmaksızın, ne üretmiş ne de yakınsak bir üretime sahip olmadan, üstüne beynimdekilere ve muhtemel potansiyellerime hiç mi hiç güvenemezken ilgi, alaka ve şefkate muhtaç köşemdeyim. Geçen şu son sene boyunca zihnimde kurduğum dünyanın an be an çöküşüne ve onun ‘gerçek dünya’yla nasıl da uyumsuz olduğuna şahit oldum. Son zamanlarda ise beni çevreleyen dünyada nasıl da hayatımı idame ettirecek güçten yoksun olduğumu idrakle. Velhasıl (reddetmiş, terkedilmiş, ulaşılmamış, hak etmemiş, anlayamamış yahut anlaşılamamış veya sırt çevirmiş … olmamı fark ettirmeyen bir) yapayalnızlık içerisinde bedenime ve zihnime küskün, umarsız köşemdeyim. Hem de sırtıma yapışmış ve ne gerekçelendirebildiğim ne de yok edebildiğim bir tembellik ve disiplinsizlikle. Olası çıkış yolları her ne kadar güçsüz ışıklarını salmaya devam etse de söz yine yeniden “bana” düşüyor ve tüm dış gerçeklik “artık yeter” dememi, silkinip üzerimden “ölü toprağı”nı atmamı bekliyor. Oysa beni durduran tekrardan oyuna dahil olduğumda başa dönmeyeceğimin garantisinin olmayışında. Öyle ya bir defa daha yıkılmayı ve enkazımın altında kalmayı hazmedebilir miyim? Bunu esenliğime zeval getirmeyecek ama yek diğer gerekçelendirmelerime de dokunmayacak açıklamalarımla gerekçelendirebilir miyim? Hem de hiç de uzakta olmayan tembellik belasını aşıp hedefime yönelmeyi başararak.
sanırım korku bir yanıyla, içte yaşanan bu bölünme yahut kişinin kendisine aldığı mesafe sonrasında, seyredilenin
Ey dostum, otur hele de sana, sana neden güvenmeyişimi açıklayayım.
(Güven bahsine devam etmezden önce, ister istemez bu inan ve isteğin beslendiği kaynaklardan birisine çatmadan olmazdı, ) (diyerek, ) “Kendi”nin ne oluşu ve sınırlarını bir ön kabul dahilinde çevreleyip-ona ilişmeyip, belki biraz deşmeyi de yazının gidişatına bırakarak, mevcut ve kabul görmüş bu kendine güvensizliği açmak yerinde olacak. Anılar ve yaşanmışlar üzerinden de gerekçelendirebileceğim ve onlardan münezzehçe temel bir yapının varlığıyla tespit ettiğim-kabullendiğim bir durum bu. Hani külliyen göçmüş değil sistem. Hatta daha inşa halinde olsa bile narsis-ezik yapıdan bahsedebiliyorum nicedir. Ve çoğu zaman sorgulama, sorma yahut ad koyma üzerinden de olsa, gün yüzüne pek çıkmamış bu yazı arenasında mevcudiyet en kötüsünden “güvensizliğe” dair bir güven ve eminliği aşikar ediyor.
Kendimden kaçtığım kesin. Bir şey olmak, bir yerlerde durmak, kendimi bildim bileli bana eşlik eden “bir şeyler yapma” isteğine rağmen kolay kolay mümkün olmuyor. Daha doğrusu bir şekle gir(e)meme şekline ısrarla girmeme neden oluyor. Ve sayabildiğim sebepler görünürde herhangi bir kimsenin başına gelebilecek-gelmiş ölçüde yaşam çizgisine eşlik eder kırılma noktaları. Belki de kendi içimde geriye dönük kendimi kandırma çabalarımın hayal ürünleri hatta. Ama işte eğer durum buysa, hani bir şey olma konusunda bu denli korkuya kapılabiliyor ve hatta bunu gerekçelendirmeye böylesine çabalayabiliyorsam, o vakit bunun peşine düşmem gerekmez mi? Hani benim şeklim, sahip olduğu çehresinden delicesine korkarak aynalardan kaçan bir kimse benzeri olamaz mı? Ki bu görüş insanlarla ilişkimin genel seyrini ve hatta iletişim ve iletişebilirliğe bu denli çatmamı da gayet açıklayabiliyor.
Hayatımın üç kadınına..
Evet azizim, bu güveni o kişiyi bularak tesis etmek ve sarsılmamasıya oturtmak istiyorum. Ki böylelikle, ‘insanlık katına inmiş bir malzeme toplayıcısı mıyım yoksa ben de onlar gibi bir kulum da acizane yaşamaya çabalıyorum’u görmüş ve göstermiş olacağım. Bunu bana cezbeden en önemli şeylerden birisi de “üst perdeden konuşmamamı, hani kendimi bir halt sanarcasına narsisçe buyruklar savuran ‘ego’ (yahut haz) ürünü olmamayı sağlaması”. Kendi benliğimden ve davamdan ne kadar vazgeçersem de böylelikle sanki “onlar katına inmekliğimden” bahsetmiş olacağım. Ama zaten sorun “onlar gibi acizane yaşamaya çabalayan bir mahluk” olduğumu kabullenmemin ve buna itiraz etmememin de bahsettiğimiz haliyle kendimden ezikçe vazgeçişim olacağı” yönünde değil miydi.
Bir yerlerde-bir şekilde bir kimseye güvenmek istiyorum, salt güvenebileceğim ve hatta bu güven sonrasında sorun yaşamaksızın hayatıma devam edebileceğimi bana ve herkese gösterebilecek bir kimseye. Ki böylelikle bir güvenden bahsedebilecek ve insanlara bir türlü onlara ve kendime neden güvenmediğimi anlatabileceğim böylelikle. Bahsettiğimse aslında güvenmiyor oluşları olacak, onların bana güvenmesiyle. Sanki onların gözlerini açacak ve bu güvenin mümkün olduğunu ama onlara yanlış yolda olduklarını söyleyebileceğim hem de.
Bir tanıdık vaktiyle benim aktaracağım kadar nazik olmayan bir haliyle şöyle bir benzetmeden bahsetmişti; “hani evinde masa üstünde çikolatası-meyvesi eksik olmayan ve eve dahil olanların istediğince tüketebileceği bir ortamda yaşayan ailenin evine gelen ve o imkanlara sahip olmayan bir çocuğun orada yaşayan kadar rahat hareket edememesinden ve sonuç olarak çok rahat davranabileceği hareket alanından kendini “şartları itibariyle” kısıtlayarak misafirliğiyle ona sunulmuşken bir türlü elini uzatamadığı sunulara imrenerek ama hiçbir şekilde onlara da ulaşamayarak yutkunup kalması ne hazindir” şeklinde. Ve ben ister istemez takılıp kaldığım taşralılığımda ve ait olmadığımı an be an hissettiğim yaşam misafirhaneliğimde sorup duruyorum kendime; “acep neler kaçırıyorum ister istemez dahil olduğum bu hayat müessesinde şartlarım itibariyle?” diye..
“Sanki yeri ve zamanı geldiğinde ip çekiliverince bir kolye gibi diziliverecek tüm söylediklerim ve yazdıklarım.”