12 05 2010

Cevap

"Bu geceden ruhun mu yoksa bedenin mi azad edilsin?" diye sual olundu. "İkisi de" dedim. "Cevap veren bedendir, o halde o kalsın, ruhun azad edildi" dendi; yüklüğe kaldırıldı..

18 01 2010

Camaçık II

Yok, ikinci olmadığı kesin bu paradigmal değişimin! Hayatta olmadığı kesin elbette ama bizzat “camaçık” mecrasında da ikinci olmadığı kesin. (Merak eden süreçleri ve değişim-dönüşümleri, oluşumudan nihayetlenmesine, takip dahi edebilir; kayıtları aşağıda mevcut.) Dolandım geldim damlarda deli divane lakin yeterince delirememişim mi yoksa yitirecek yeterince aklım mı yoktur bilemedim de yine yeniden “babaocağına” yahut değişik kaynaklarda geçtiği haliyle “bıçak altına boyun uzatmalara” yollanıp içimden geçen “aklını başına devşir” telkin ve ısrarına yenik düşerek çöktüm odacığıma da başladım tekrardan mırıldanmaya; “yahu cam mı açık, cama mı çık olmadı camaçıkla beraber bir üçüncü yol mu bul ve hatta yemezse bu üçlemenin dahi dışına çıkmak imkanı yok mudur bakın dur”. Ve ekledim yine usulca; “ben, ancak ‘yaşam gürlemesinin hayat karşısında acizane dile getirilişinde bir şarkı’ olarak yaşam(ı) bulabilirim”.
Lafımsa anlayıp beri gelenden ziyade bizatihi kendimedir; bilesiz istedim. Lakin dayanamayıp sizlere de “varak-ı mihr-ü vefayı kim okur kim dinler” be canım demeden edemedim..

14 10 2008

damaçık..

yok bitti yetti..
odada dört dolanıp durmalar da güzel.. ve muhakkak ya buraya ya bir başkasına yine geri dönüş-ler olacak.. ama şimdi odadan çıkıp yapıyı gezinme, dolaşma vakti.. apaçık dama çıkıp göğü seyretme vakti..

binadan çıkışlar yahut damdan atlayışlar mı??
bilmem, belki gelir vakti..

velhasıl; kapattık dükkanı..

20 09 2008

tik tak.. tik tak..

"kötü bir taklitçiden daha kötüsü iyi taklitçidir.."

Hakikat

Orada, duruyor ve gidiyor.. Anlamsızca, anlamı kendinden menkulce.. En başta kişisel hatalar ve eksikliklerle bezeli, süslü ve bir o kadar basitliğin gizeminde, tek hamleyle ortaya çıkanın ihtişamında kendini imzasını hükümsüz kılarcasına geri çekerek ve yine yeniden bir o kadar da insan oluşun, lam’ı geçip de elif oluşun hükmüyle ve emriyle nicesinden noksanlığı ve insaniliği bir kalemde hırka altına derleyip gidiyor. Durmayacak belli bu durakta daha fazla.. Bir ihtiyaç molasıydı onun için ve biz için ve ben için ve gidiyor şimdi; uğurlar ola ona..
“Şu hayatta hangi gerçek, buraları açıklarcasına hakiki ki?”nin cevabını verircesine bir cüretle ama bu dünyada olamayacak denli de gerçekçiliğiyle gidiyor bu diyardan; elden su gibi akarcasına ve buraları şifaya bularcasına ve kendine bile hayrı dokunmazcasına gidiyor şimdi.. Tutunulası bir etek değil belli bu da; kim bilir belki de tutunmaya meyil olmadığından yahut 13’ünde görülmüş rüyanın ve verilmiş-çizilmiş rotanın esaretinden.. Ama şurası kesin; bu durak da kısacasına bir durak.. Kanarcasına suya doyulduğu, patlarcasına gıdaya gark olunduğu ve yokluğunun vahametinin anca varlığıyla fark edildiği.. Lakin ve ne yazıktır işte gizemin hala korunduğu.. Yasemin kokularına bizi gark etmiş, nergisin kerameti kendinden menkullüğünden korumuş ama gel gör ki yine yeniden bir “dal olmanın”, uzunca salınışlar sonunda bir ricatle kendine dönüşün lam’ında bizi terk etmeye meyletmiş..
Yok sanırım evet.. O orada, biz burada..

Hayat

Hayat; duruyor işte orada, şuracıkta, bir adım ve kulaç mesafede de sanki uzanılmasını bekliyor kendisini sunmak için. Ve işte hayat, bir o kadar uzakta ve alakasızca ve anca kurmacadan ibaret. “Kendi dünyasında kendisini yaşamaya meyletmiş” bir kimse için ne acı dışarıda da bir hayat olduğunu fark etmek. Hem de daha kendi dünyasını keşfe bile girişememiş ve dahi zerre gıdam yolu onca sene ve uğraşa rağmen alamamışken.
(Sahibü’l kelam’ın önderliğinde ve ondan yana kıskançlıkla ilerlerken darca bir vakitte bizzat bunun üzerinden, çokluluk ve üçlülük üzerinden bahsin geçmesi ve utandırılması ne garip. Hem de iki gün sonrasına bir başka nedenle yüz kızartılacakken onun karşısında..)
Nedir sahi kuzum seni rahata erdirecek mecra? Var mı yahut? Veya derdin bizatihi mecrayla mı?

14 09 2008

Je Suis Ce, Que Je Suis

kendin ol!
Handiyse en insanisinden ve derininden dilekle karışık bir emir ve temenni cümlesi; kendini bil & kendin ol! Oysa bir yanı o denli havada ki; hani olmam gereken bir şey mi var, ona mı yönelmeliyim de onu mu kuşanmalıyım yoksa üzerimden tüm pislikleri ve etiketleri sıyırıp ve onlardan arınıp huzura girercesine mi kendim olmalıyım? Acep süreçle ve istek ve dirayetle mi bir inşa var yoksa bizatihi teslimiyetle ve kendini tümden bırakmayla ve zerre şüpheye düşmeksizin salınma ve akış mı?
Kim bilir belki de sırta ilişik bir kemik de peşi sıra koşturup durma hikâyesi ve alçaklığıdır bu kendin ol’ma(k) dediğin.

que sera sera
Ve ayağa kalktı ve dedi gür ve tok sesiyle ve haddini aşar bir cüretle; “madem sadece olacak olansa olan benim çabalamam neden?” Ve cevap bir tokat gibi geldi hemen : “sen ki bre nadan, sen ki kendinden bihaber, nasıl der ve görürsün ben gördüm ve biliyorum olmuşu ve olacağı? Tamam, biz ki şaşırtmadık şimdiye dek seni. Batıdan da doğdurabileceğimiz güneşi gönderdik beher gün sana, kalbinin an be an atışını sunduk sana. Ve biz ki “kalbinde bir sızı olsun” diye sana hatırlama şansını verdik, mazi kılığında. Ama sen ki, ey bihaber zannedersin her daim yaşayacağım yaşanacak olanı. Ve çok daha kötüsü utanmadan ve aymazlıkla zannedersin ki hatırlamada ve bilmedesin bihakkın evvelsinde geçenleri.
Ey nadan, madem ki kalktın bir hışımla, o vakit ayakta dur da dinle az daha! Biz ki sana yaşamı lütfettik “yaşayasın” diye ve “kendi benliğini ona kurban eyleyesin” istedik. Yoksa sıyrıl da gel ihsanımızdan murad etmedik. Sen ki bir parçasın, krallığını ilan ettikçe ancak ve zavallılıkla bütününden ayrılmadasın. Bırak enaniyet batağında bitmiş gül misali kendini ve bilmeyi ve olmayı da “yaşa ve yaşa ve yaşa”.

amenna ve saddakna!
Yaşamak buymuş; teslim olmayı murad etmeksizin, sonuçlarına kastetmeksizin salınmakmış meğersem. Kişisel iktidarın ve peşinen tercihin açamadığı ve açamayacağı kapıymış meğersem. Meğersem şu yaşamak dediğin cüretle ayağa kalkıp gürlediğini zannederken inlemekmiş ve ayakta durmaya güç yetirememekmiş. Meğersem şu yaşamak dediğin bir dalın dal oluşunda, bir yaseminciğin topraktan fışkırışında ve kalbi sızlatır ve inletir ve titretircesine salınışındaymış. Öncesini ve sonrasını ve beher etiketi ve sıfatı ve şekillenmeyi ve ama en başta gerekliliği ve olabilirliği beride bırakıp “şimdi”ye sığınabilmekte, şimdiyi yaşayabilmekteymiş. Hem de “şimdi”nin o güven vermez kaypaklığına ve değişirliğine rağmen ve işte “düşünce”yi hiç ama hiç işe katmadan ve hatta teslim olduğunun bile farkına varmadan “şu an”a ve “yaşam”a ve “şimdi”ye teslimiyetteymiş.

gereklilik & olabilirlik
İmkan dahilinde oluşlarla sere serpe serilişin gürül gürül aktığı bu mecrada yok ve olmaz bir gereklilik. Nasıl olsun da densin “işte ben buyum” ve “yolum budur”? Şimdiye dek ancak seyir varken ve bazı iki dakika yahut iki ay için onlarca sene yahut yüzlerce asır beklenir ve “bir an” için evvelsinde ve sonrasında nice hazırlığa girişilirken nasıl olacak ki gereklilik.
… ilh

29 07 2008

Hayat & Yaşam & Korkular

Olması için hiçbir sebep olmayanla olmaması için hiçbir sebebin olmadığı arasındaki o eşsiz uçurumda beliriveren hayat; tercihlerin yahut isteklerin veya yapabilirliklerin giremediği harikulade bir şato veyahut acizliklerin yüze vurulduğu, korkularının insanı hepten ele geçirdiği, en karanlık ve habis yönlerinin aynadan daha aşikarca gözler önüne serildiği bataklık. İşte cancağız, bu ikisi arasında bir ömür ve hayat. Gündüzün keşanesinden beslenilirse bal, gecenin viran kulübesinden nasiplenirse zehir dolu kase öne sürülen.
Fakat bu kadar da basit ve ucuz olmamalı değil mi ya? Her ne kadar ufuk ve olasılık tüm ihtişamıyla belirmiş olsa da yetmiyor “içten geçenleri” ve içeride yaşananları” ne izaha ne yakalamaya. Hayır, aslında bir o kadar oyalayıcı, sürükleyici ve doyurucu. Esenliğe ilişmeye yetmese de bir ömrü dolduruyor git-gel’leriyle ve koşuşturmacasıyla.
Oysa beride korkular; olandan olduğu kadar olmayandan yana da duyulan ve en az bu sebepsizce şekilleniş karşısında ruhu daraltması kadar eldekiyle yetinememeye yol açar, bir adım sonrasından öncekisi nispetinde ürküten korkular. Sebepsizlikler içerisinde bir sebep aramak beyhude; istersen elinle koyduğunu bul, istersen bulamayacağını, istersen de yokluğuyla beslen. Farkı yok, kendin gibi eyleyebildiğin müddetçe. Fakat işte tüm mesele de burada düğümlenmiyor mu; ya bunun sonucu isterse keyifle gelsin isterse de bir vicdan azabıyla ne gizleme kar edecek ne itiraf.
İşte biraz da bu yüzden belki de olanla olmayan ve sebeple sebepsizlik arasındaki dengenin yet(e)meyişi. İmdi soru da değişti durum da sanki. Evet, zemin kendince ve kendiliğinle kendin olarak ilerlemeyle açıldı bu sefer. Hem de korkuları hiç ama hiç duymadan ve kendine dahi duyursamadan. Lakin hayat bu, hataya yer vermezcesine salınışlara değil aksine bizzat eyleyişlere ve seçişlere ve dahasına ve sakınmaya ve en çok da sakındırmaya yönlendiriyor insanı. Ve en kötüsü belki de yaşam’ın asudeliğinden koparıyor da hesaba kitaba, hani şükür çıkarcılığa değil belki ama yerini, yurdunu, halini, keyfini, niceni, nasılını duyumsattırıyor sana. Ve sen eylemez hale geliyorsun cancağazım, kendince kendin olarak. İşte sebep bazı kendinden yana korkulardan bazı onlarla yüzleşmekten.
Yaşamın oysa buralardan değil çığlığı ve çoğunlukla ıslığı, iniltisi. O salın diyor sana sadece, içine dön, ora bak ve ordan geçeni takip et. “Bu” kişi oluşunu, orada gizli “bir” kişi oluşunla hemhal eyle ve kurtul şu hayatın ve olanın ve olmayanın zindanından. Burasıyla hiçbir ilgisi yok evet bu çağıldayışın. Yarin koynundaymışçasına nerede ve ne haldeliği unutturur ve hatta onları yok sayarcasına bir başka diyara, esenliğe gark olmuşçasına salt “oluş”unu hisset ve yaşa.
Ve buradan yükseliveriyor ne yazık ki hayatın çığlığı; oluş’un asla oluş’ta kalmayacağı ve bir o kadar da şekillenişlere ve sürüklenişlere işareti beliriveriyor. Ve kendini yaşamadan yana o tüm korkuları azdırırcasına hükmetmeye çağırıyor seni. Teslim olduğunda, teslim olunan şeyin en başta geçiciliği ve bir o kadar da sebepsizliği yahut bir başkası altında ezilebilir-yok olabilirliğiyle teslim olmaman gerektiğini; hani olur da işler senin elinden çıksa bile gene de barındırdığın ihtimallerinle teslim almaya kalkanın gözünü korkutabilirliğini vuruveriyor yüzüne.
Hele ötede beride nicesinden kuytu köşe varken, peşine düşüp hengamesinde kendini, derdini unutturası eğlence varken ne mümkün bu sese kulak vermemek. Ne mümkün korkuların üstüne gidebilmek. Ne mümkün olana yahut olmayana kafa yormamak…
Evet cancağızım, evet. Ne mümkün “burada, bu halde” yaşadığımızı unutabilmek. Bir yanda gereklilikler ötesinde istekler esir alırcasına bizi çevirmişken nasıl çözülür bu denklem, nasıl da hayatın viranesinden yaşa’m’ın keşanesine varılır, nasıl salt salınış gerçekleşir de oluş’un tadına varılır ben de bilmiyorum.


Oysa sadece şunu biliyorum; ben buraya ve şartlarına mahkumum ben olduğumdan beri. Ve oyunu ancak oynayabilirim iyisiyle kötüsüyle. Fakat ne sesim ses ne de eyleyişim benim eylemem. Neresi olduğunu bil(e)mediğim bir diyarın muştusuna ve güzelliğine vurulmuş oranın nasıl olabileceğini anlatma ve anlama derdindeyim, buraları oraya katık edip. Kah oluyor ve seviniyorum yahut üzülüyorum, kah olmuyor da seviniyor veya üzülüyorum.


Ve yaşa’m, delicesine buyurgan, kırılgan, esirgeyen ama seni-beni korunaksız ortada bırakan yaşam, kelimelerin yetmediği, hazzın hazzedildiği, hayatın gizinin (artık) kaybolduğu, buraya döndüren ama burayla bağını da koparmış, beni benden alan ve beni bana mahkum eden yaşam. Yanına yöresine ulaşırsam şükreylediğim, uzağına düşersem hayıflandığım, lanetler ederek delicesine sevdiğim…

04 07 2008

Eserleşmiş bir hayat..

Nasıl olur da bir yaşam, yaşanmaya değer kılınabilir? Ve nasıl olur da yegane gerekçesini yaşamasından ve kendinden haricen bir noktada bulabilir? En esaslısından zayıfına pek çok istinat noktası yığılırken acep kaç tanesi kıyasıya bir yıkım ve sorgulama karşısında direnebilir? Oysa bir “eser” nispetinde kendi anlamını kendisinde bile bulamayan bir yaşam için öyle mi? Bir yanda ortaya çıkmak ve kendini haklılamak için çırpınırken öte yanda sadece ve sadece salınmak, bir amacı geçtik salınış ve oluşunun bile farkında olmaksızın orada öylece durmak.. bilmem mümkün müdür? Hele ki “bulunuşunun farkına varabilmesiyle” ayrı bir anlam kazanan için böylesi bir yaşam tarzı ve tecrübesi ne denli mümkün olacaktır?
Bırak nereden ve nasıl gelişi bilmeyi, gelenin içeriğine bile vakıf olmaksızın ilhama ne denli teslim olunabilir ki? Ve dahi eser dediğin bir emeği ve bir o kadar da “ortaya koyuş”u işaret etmez mi? Hani ilhama teslimiyet mümkün olsa bile nasıl olacak da emanete hıyanet edilmediğinden emin olunacak? Hele ki tümden bir yaşam buraya havale edildiyse ve ancak kelimeler nezdinde hayata geçiliyorsa usulca durmak ve tekrar tekrar şüphelenmemek, kontrol ihtiyacı duymamak ne mümkün?

ilh..

02 05 2008

Şartlar

Nereye nasıl koyacağız bu şartları şaşırdım yahu. Tamam bir yerde onlardan bağımsızca esenliğimiz ve dirliğimiz. Değil mi ki onlara bağımlı ve mahkum olmak beraberinde gereksiz bir koşullanma ve şartlanmayı getiriyor. Ve dahası ancak ve ancak yaşanmışlıklar üzerine kurulabiliyor benliğimiz de bize yetmiyor da öte dünyaları istiyoruz, başkaca mümkünlükler peşine düşüyoruz. Ama işte bir o kadar da göbekten bağlıyız, kesilmemecesine, şartlara ve yaşananlara. Madem ancak onlardan hareketle ve onlarla yahut onlara karşın eyleyebiliyoruz nereye koyacağız memnuniyetsizliklerimizi? Ben nereye kadar ve nasıl değişebilirim ki değiştirebileyim şartlarımı? Teslim olmak mı? Aman duymamış olayım bu şartlara teslimiyeti. Hani ola ki kendime ve yaşamın bizzat kendisine olsa canım feda. Amma şartlara teslimiyetse eğer önerilen baştan söyleyeyim size; hiç sonu gelmez bu kale düşürmelerin ve siper geriletmelerinin.
İşte bir yerlerde varoluşa sirayet eder dile getirişler de olmalı ama. Anlatmanın ve anlamlandırmanın bizzat ve aslen şartları oluşturduğu ve inşaladığı. Ben hazır mıyım buna? Sanmam. Fakat işte muradım ancak bundan yana; lafza teslimiyetten ve onun götüreceği diyarlarda hükümranlığa rızadan. Gariptir, üç seneliğinden bir uğraşta bile dört, üç ve şimdilik iki ay fire verivermişim. Hem de sadece ay hesabında ve içerik tutmaksızın. E şimdi nerede kaldı yaşamadan yaşamak? Yaşamıyorsan ve “herkes en güzel atına binip gitmiş”se eğer ilahisinden değil ki bu takdir. Anca kaçınılmaz sonuç.
Hadi başa dönelim beraberce; tıpkı iflah olmaz bir aşığa duyulan sevgi gibi soralım şartlara sabahın kör vaktinde, gecenin ağrısı ve ayılmanın sızısıyla; “yahu ne yapacağım ben senle kuzum?”. Kim bilir ne onunla ne onsuz olmayan şartlar bahar esintisi yaşatıverir böylece yüreğimizde.

Anlamak Anlatmak

Tamam nihayetinde güzel özetliyorsun derdini; tam olarak anlam veremediğin bir şeylerin peşine düşmüş de onları izaha çabalamadasın. Ama kuzum önce anlamaktan ne anladığını de hele. Ve bir o kadar da ne menem bir şeyin peşinde olduğunu. Anlamadığın bir şeyleri anlatmaya çabalamanın zorluğundan dem vurma hiç. Zira baştan yok saymıyor musun denetlenmeyi ve izahatta ne denli yol aldığının belirlenmesini? Hani hak vermiyor değilim ne bir ilham yapısına ne de bir kulağına nağmeler fısıldayan yücesine sahip değilsin de geleni, geldiğince ve olabildiğince aktarmak telaşındasın.
Hadi bunları geçsek ve bir şekilde hesabını verebilsen o zaman anlatmak’la nasıl baş edeceksin sahi? Anlatılası birilerini bulmak kadar anlatılası addettiklerinin birer birer heba oluşu ve anlaşılmaması sende nelere yol açacak? Madem diyorsun ‘metanet sahibiyim ve dahası henüz anlamına vakıf olmadıklarımı aktarma çabasına teslimim’, lakin bu dirayet seni anlaşılamamakla baş başa bırakıverdiğinde ne yapacaksın? Kim bilir belki de bir türkü tutturmuş da ne melodiden ne de ezgiden bihaber mırıldandığının dinlenmeyişinden dertleniyorsundur? Hem de tam diline dolanmış türkünün tadına varman gerekirken.
E elbet bir de anlayana anladığı kadarıyla anlatmak var değil mi? Ama kuzum söylesene hele bir sen neredesin bu noktada? Hakikaten anlamaya istekli ve hazır mısın acaba? Yoksa dedelerden ve atalardan duyulup da kulaktan kulağa yayılmış bir büyülü nağmenin peşi sıra kendini kayalıklara atan denizcilerden misin? Gel otur da boş ver şimdilik berisini ve söyle hele; kendinden nasıl da bu denli emin olduğunu.
Demek burada da cevap zaten baştan verilmiş. Ve demek zaten sen kendinden eminlikle değil de tam tersine anlamadığını kendi içinde de olsa anlamlandırma ve mırıldanma ve böylelikle kim bilir anlatılası şeyleri dile dolama heyecanına yeniksin. Tamam, pes edip bundan sonrasında yoluna istediğince var git ben de isterim. Ama son kez olsun şu sana bir şeyleri izaha çalışır ihtiyarın sözlerine kulak ver de öyle yoluna koyul; “Behey nadan, bilmez misin ki daha kaç nisan geçecek ve baharlar yaza ve mevsimler mevsimlere kucak açacak da sen ancak mırıldanışının temposunu yakalarmışçasına olanlarla eğlenip kendi kuruntunla avunmaya devam edeceksin. Ve yazlar kışa, kışlar yaza dönerken sen ancak üşümen lazım yerde sıcaklayacak ve terlemen gerek yerde en sıtmasından titremelere gark olacaksın. Hani kendini bir nokta-i nazarda berceste kılmak için feda ededursan gene de iyi diyeceğim ama kuzum sen nadanlığından öte ahmaklıkla ve amaçsızca burada böylece duracaksın anlaşılan. Ve ağza çalınmış iki parmağından ballarla tadamadığın nicesinden küp küp lezzetlere ağıtlar yakarak kendini haklılaştırmaya çabalayacaksın.
Senden yana tek dileğim, istediğin esenliklere nasılı fark etmezcesine kavuş da en azından o şirret ve anlamsız sesin kulağımıza daha az duyulsun!”

21 02 2008

Esenlikler

Ne vakit ve nasıl dile dolandı bilemesem de nicedir önem arz eden bir kelime bu benim için. Sanki çok daha girift ve hatta sihirli bir manaya işaret edercesine kullanmadan ve daha çok da dilemeden edemiyorum yeri geldikçe. Değil mi ki kişinin esenliği yerinde gerisine ne gam-tasa sanki. Şu hayatta göz dikilesi hedefler içerisinde daha bir ayrıcalıklı hedef gibi gözüküyor. Hatırı sayılır bir kimse dakikalar zarfında ona istek ve heves ve hayallerimden bahsettikten sonra bana kendisinin, hem de işgal ettiği makamını yadsır bir şekilde, yegane dilek ve isteğinin hiçbir şey düşünmeden öylece durabileceği bir anı yakalamak olduğundan bahsetmişti. Evet, esmekle eşdeğerlikle beraber ‘akış’ ve hayata kapılıp gitmeye işaret ettiği kadar öylece kalakalmanın, tabiatın ve insani bozuluşun henüz başlamadığı bir noktada kalakalışın da temennisi bu. Yaşam hengamesinde ve onca çabalamanın-uğraşın içerisinde yılmaz ve aşınmaz bir kaya-kütleymişçesine dikilivermek. Ki dikilmenin ve irade ve güç ve nokta buyurmanın tamamen kendinden menkullüğünü keşif ve idrakle sadece yer almak, öylesine salınmak olduğunu bilerek ve hatta işte o ‘hiçbir şeyi düşünmeksizin’de oldu haliyle olduğu noktada ve yerde durmak-duralamak. Fakat o denli zor bir şey ki bu. Hem duralamak hem de duraladığının ve yer alışın-var oluşunun bile farkına varmaksızın o şekillenişin devamını sağlamak.


Döndüm sanki tam emin olamasam da gittiğim-sürüklendiğim diyarlardan..

14 01 2008

Masal

İnanmakta kimi vakit kendimin bile zorlandığı bir masal anlatıyorum. Sonu nere varır, nereye bağlanır hiç bilmiyorum. Sığınabileceğim yegane şey zaten bu açık uçluluk ve bir de yine kendime inandırmakta zorlansam bile şairanelik. Nasıl bana yapıştığını bilmediğim ve yakamdan atmaya kalksam da başaramadığım biganelikle bezeli naifliğe sığınmış hem de. Tek bildiğim bir şeyler anlatmam gerekiyor ve inandırıcılığı baştan kaybettim. Göle çalınan mayanın tutma ihtimali bile elimde yokken kendimi öne sürdüğüm bir kumar bu belki de.
Hani bazı zevk de almıyor değilim bu masalı anlatmaktan ama dur durağı olmayan bu anlatışta insan masal anlattığını bilse bile bir gelenekten beslenmeyi olmadı bir gerçeklikten az da olsa pay almayı murat etmiyor değil. Oysa masal işte bu; ne inandırıcılığı bekleniyor ki anlatış devam ettiği müddet. Sonuçta bir yerlerde ve bir şekilde sihirli değneğiyle iyiliksever bir pericağız neden çıkmasın ki karşımıza? Yahut neden karşılaşılan yılmaz bir engel bir an cepte nicedir unutulmuş bir açarla yerle yeksan edilmesin ki? Buralara dek gelindiyse eğer, geliş yollarının hesabını vermeye bile gerek duymaksızın hatta, devamdan ve durumdan yana tüm endişeyi bertaraf edemez mi?
Sanki bir başka sorun da bu denli ben-merkezilik gibi. Eğer ki bir kimse masala bu denli kaptırdıysa kendini unutur elbet sağda-solda ne yaşandığını ve hatta kendisinin ne yaşadığını. Ama ya kuzum zaten bu merkeze kendini alış, merkeze alınışın komedisi değil miydi? Bu parodi oynandı oynanalı bir adım öteye gitmez sahnelemelerde, sahneye bir şekilde çıkmışın sahnede oluşunu ve rolünü yadırgamasından bahsetmiyor muyduk sahi biz? Fakat gene de yok olmuyor işte bir kimsenin, hem de istediği kadar iyi bir anlatıcı olsun, kendisini bu denli merkezileştirmesinden yana duyulan rahatsızlık. Hem de rahatsızlığıyla yahut anlattığı masalla havalisini belirleyen örnek burnumun dibindeyken.
Zira bir başka yerde verilemeyen hesap şu; vazgeçmek ve hatta yok saymak ve maalesef eğlenmek için ciddiye almak ve bir o kadar da alınmak gerekir. Bırakmak için bırakılandan önce bırakışı unutmak gerekir. Masalsılıktan bahsediliyorsa eğer ya o diyara hepten erişilmeli-girilmeli yahut gerçeklikle bağ koparılmayıp masal yerine hikaye anlatıcılığı seçilmeli. Üçüncü yoldan kasıt da belirlenip temcit pilavı misal yenemeden bir öğün sonrasına mide kazıntısıyla devrin önüne geçilmeli. Fakat doymak mümkün mü? Bu önüne geçilmez bir açlık mı hissedilen yoksa doyurulmamışlık mı? Ama ya iki türüyle yaşanan halin kaynağı aynıysa ve ayrımı imkansız kılıyorsa mayanın tutması misal?
Sonuç mu? Yine masal, yine başa dönüş: Belki de yegane sorun masal anlattığımın farkında olmamdır; kim bilebilir? Yahut belki de yegane kurtuluş?
Beklemedeyim velhasıl aç biilaç.

07 01 2008

Mana

Belki de hakikati bulmak yahut onu aramak yerine ona teslim olmak ve bilinmezliğiyle huzur bulmak daha yol aldırıcı. Hele ki alınmak istenen bir yol yoksa ama akla düşmüş yolda olma ve kalbe yer etmiş onun arzusu her şeye karşın ve tüm duraklara rağmen yok edilemiyorsa kaybı hissetmektense gelinen noktaya sarılmak en azından gününü kurtarabilir. Değil mi ki her tanışta ve yaşanan anda takip edilen yol haritası daha bir tamamlanıyor ve değil mi ki ilerisi adına bir fikir yahut his veremese bile tamamlanma duygusunu zihinde ve kalpte uyandırıyor o vakit böylesi bir telaşa düşmek neden? Hele ki “anlaşılacak bir şey anlatmadığı için anlaşılamamaktan sızlanan” misali bir dert güdülüyorsa çözüm aramaktan en azından anlatma telaşından vazgeçercesine sakınmak gerekmez mi?
Yaşanan serde karşılık bulmaktan ziyade akışı sağlamak mı yoksa içeride de hissederek devam etmek mi? Belki de öncelikle bu soruya cevap vermeli. Fakat çoğu zaman o denli iç içe geçmiş oluyorlar ki tercihi de imkansız kılıyorlar. Hem de bir o kadar tercihten arınık ve dayatmayla gelmelerine karşın. Zaten ikisine dair fikir yürütmek bile hala bir mananın peşinde oluş değil de ne?
Öte yandan “duvarlara yahut kitaplara” hapis olmaktan yana serzenişte bulunan için aynı zamanda bir necat vesilesi olacak bu seçeneklerde de bir kapıdan giriş ve içeride bulunuş yok mu? Demek onlar da geride vaat ettikleriyle bir çözüm ve tıkanış da geride bırakılmaları gerek. Hele ki koruyucu bir kalkan olup kişisel iradeyi havale ettirmeleriyle.
Nihayetinde mananın yudum yudum ve beher adımla verildiğini fark etmeye rağmen hala ve ısrarla sabra devam edip gerisi için bir beklentiye dahi girmemek gerekecek. Madem ki o istendiğinde bile kendini ele vermemeyi başarıyor ve hatta peşine düşüldükçe kendisini daha da bir gizliyor kelimelere ve anlara ve velhasıl külliyen yaşama, ama dışlamaksızın ve onlardan yana vazgeçmeksizin, sırt çevirmeyi başarmak gerekecek. Ve hatta gereklilikleri bile bir dikte ediş rahatlığında ve ödevi yerine getirme telaşında değil de usulca mecrasını arayan bir damlaymışçasına okyanus düşlerinden de vazgeçerek tatmak peşine düşülecek.
Hem de bir şeylere karşı ve karşın değil de kişinin bunu ancak ve ancak içsel sessizliğinde hayat buldurması şeklinde yapmalı. Oysa kişinin bir bilinmez karşısında, araması yasak edilmiş ve henüz vakıf olmadığı ve olabileceğinden de emin olmadığı bir manadan medet umarak yaşayabilmesinin zorluğuna rağmen.
“Biz sana verdiklerimizi anlatman ve aktarman için vermedik. Olur da onlardan nasiplenmeyi başarırsın da kendinde sakladıkça emanetimizin bekçiliğinden emanetin kendisi olmaya yönelirsin diye umduk. Anlattığını gizlemek senin yegane kurtuluşundur.”

28 12 2007

Yalancı Çoban

Belki de söyleyecek hiçbir şeyi olmayan ama söylemeden de duramayan bir kimsenin sayıklamaları bunlar. Umudun had safhaya ulaştığı bir anda beliriveren ve kovmakla yahut başkaca bir çabayla da gitmeyen bir ümitsizlik halini mevcut durumun nicedir devam edişine ve defaatle ikrar edilişine binaen artık dile getiremez halde oluş. Öyle bir hal ki bu, bahis için ancak o durumdan bir nebze olsun uzaklaşmakla ve kişinin kendini seyriyle seyrine davet edebilmek mümkün. Oysa hal devam ederken bir tanıdık yahut halden anlar bir kimseyi bulması o denli zor ve güç ki. Zaten öylesi bir kimse bulunsa bile mevcut durum devam ettiği müddet nasıl olacak da ona aktarılabilecek? Ya mevcut durumun değişmesinden yana çaba sarf edilecek de anca o geride bırakılıp bahsedilecek yahut susmanın mümkün olamadığı bu meyanda halden bahis için kıvrım kıvrım kıvranılacak.
Meseleyi baştan çatmak ve “rahat bırakın beni kendi köşemde” demek de kurtarıcı olamıyor burada maalesef. Sığınılmış yüklükte bir aşina yüze hasret misal beklemekten, hani gelecek kimse yokken bile kapıdan yüz çeviremeden başka çıkar yol da yok ne yazık ki. Oysa yazıklar edilen kişinin gelişleri ve geliş yollarını baştan tıkamasından başkası değilken hem de. Demek mesele gelenin gelmeyişinde değil de bizzat “geliş”in kendisinde olsa gerek. Değil mi ki gelesi tutulanlardan yana yüz çevrildi de bunun üzerine bir de utanmasızca yüzün geri bakakalındı ne demeye bu bekleyiş? Ama işte zaten başlangıç da tam burası; gel demedikçe kimselerin gelmeyeceği ve dahası gelme dedikçe kimselerin gelmeye devam etmeyeceği bu arenada bir orta yol nasıl da bulunacak?
Öte yandan gerçekliği oyuna kurban edercesine bu ciddiyetten uzak seyirde kişinin yaprak dahi kımıldamayıştan esef duymasında ne denli hakkı var? Fakat oyunun oyunluğu seyrinde cereyan eder bu sürüklenişte kimseye git yahut gel demek zaten mümkün değilken ve güldüremeyen bir güldürüye ve temaşaya inatla devam edişte nasıl olacak da gelmelerin ve gitmelerin aslen gelmemelerin ve gitmemelerin bir aksi olduğu nasıl duyurulacak?
Ama esası bu garip oyuncu oyununu sürdürme gayretini nereden ve nasıl bulacak? Hem de sürüsüne saldırır yabanileri defaatle ilanlamış ve bu çağrıların asılsızlığına da en az muhatapları kadar kendi de şaşıp durmuşken şimdi gözüyle gördüğü, ensesinde hissettiği nefesi nasıl olacak da aktarabilecek? Hani aktarsa dahi sinelerde nasıl makes bulacak?
Belki de sorun işte bu yüzden çağrının ve beklentinin kendisinde. Sürüsüne yetemeyen ve onu saldırılardan koruyamayan çobanın, bırakın yalancı oluşunu ve olabilirliğini, çobanlığından ne denli bahsedilebilir ki? Lakin gelin görün ki sürüyü tek başına idareden yana kifayetsiz ama bir şekilde emanet de sırtına yüklenmiş bir kimse bu bizim çoban da ne gütmeden yana başarılı ne de imdat çağrıcılığından.

10 12 2007

Tatmin

Evet, ana cümle değişmeden duruyor ötemde; “Yapınca ne olacak?”. Ve buna esaslı bir cevap vermeden-bulamadan eylemelerin ve eylemlerin hep hava kalacağı da aşikar. Elbette hep dahasını ister-kendisinden beklenir bir yarış atından bahsetmiyoruz burada. Öylesine ve hiçbir şey hissetmeksizin ve duymaksızın durabilmeleri, hayatın içinde beliriveren o bomboş ama sanki yaşama da bir anlam katar duruşları da en başına yazıyoruz listenin. Fakat ister ad koyma olsun ister akış nihayetinde aynı yere çıkmıyor mu? Sıfır noktası olmayan bir gidişte gidişe yön verme çabasından başka ne yapabiliyoruz? Gidişe hakimiyetimiz sıfırken hem de. Ve çemberden çıkışın yolu çemberi kapatmak yahut kırmak falan da değil. Bir şekilde “ben” büyüsüne kapılı, ben için eylemelere ve beher eyleyişte kendini yalanlamalara devam. Belki bir gün anlam ve mana geride bir yerlerde belirir umuduyla ‘ne kadar dahası o kadar şahsiyetliliğim’ deyip artsız arasız koşturuyoruz işte ve oysa geride cümle hala ve hala Demokles’in kılıcı misal ne olabileceğini sorup duruyor.
Şahsiyet peşine düşmenin bu anlamsızlığının ötesinde en az onun kadar rahatsız edici bir başkasıysa kurgulanabilirlik. Eğer ki öngörme denen bir meretle olaylar karşısında o kadar da aciz değilsek ve evvelsinden belli bir beklenti içerisinde yaşam inşasına girişebiliyorsak nerede ve nasıl bahsedebileceğiz içtenlikten?
Hani öyle bir yer ve noktada doyuma ulaşmalı ki kişi, bu kerteriz noktasını ilerleyişlerinde mihenk taşı da kılabilmeli. Lakin işte bizden dışarıda ne bir kerteriz noktası var ne de bir mihenk taşı. Önce bir kerameti kendinden menkullükle birinin, şu hayatta nerden gelip nereye gidiyorumun inşası, sonrasında diğerinin, nereye ne kadar yönelirsem mesafe kat etmiş olurumun. Bu ikisi çakışmadıkça oysa kişi öyle bir dağılmaya müsait ki. Ve bu ikisini birden kendi tatminine kurban ettikçe kişi kaybolmaya ve kendini o denli kandırmaya müsait ki. Demekliğim nihayetinde ne yapabiliriz ki bu bizim isteğimizden ve şekillendirme telaşından münezzeh olsun ve dahası kendi krallığımızı kurmak adına bu doyuma kendimizi de kurban etmeyelim? Eğer ki eylemek ve eylememek arasında bizim belirleyeceğimiz iki ölçüt dışında ve dışarıdan bir fark yaratılamayacaksa ve zaten varsayılan ve uğruna bir ömür harcanan bu uğraş nihayetinde ancak uğraşın kendisine yarayacak ve onu haklılaştıracaksa çember nereden kırılacak? Bu noktada ‘öyle bir mana ve tat buldum ki benden gayrısının da bundan tatmaması saçmalık olur’ deyip kendini insanlığa kurban etmekle ‘gözlerimi kapadığımda evren bak nasılda benim etrafımda dönecek ve istediğimce şekillenecek’ yanılgısına düşerek kendi benine sarılan arasında ne fark vardır? Dahası bu ikisinin arasında yer alacak hangi konumlanış ve gerekçe, ki gerekçelendirmenin bizzat kendisinden yana henüz hesap verilmiş değil, bizi kurtarabilecek?

21 11 2007

Kelimeler

En fazla çağıldama niyetiyle ortaya çıkıveren ve yazanını-konuşanını başkacasına imkan vermeden sürükleyen ve bu sürükleyişte gerekçelerinin çatılmasına da zorlayan kendiliğindenlikler-içtenlikler. Fakat amaçlılığına ve zorunluluğuna rağmen bazı çıkış noktaları ve şekillerine de izin vermiyor değiller. Hatta özellikle gerekçelendirmek söz konusu olduğunda kişiye çok daha fazla mesai yüklüyorlar. Bunların ötesinde o geliverenlere gelişlerine bir saygıyla yerlerini-yurtlarını hazırlamak, gelebilecek en değerli ve önemli konuk oluşlarına hürmetle hazırlama telaşına kapılmak da gerek. Kırk kat döşek altından bir bezelye tanesini hisseder nazeninlikteki bu misafir elbette bir çok minnete de neden oluyor. Dahası bazı bazı duyulan özlemle onların yokluğu ve yoksunluğunda davet edişle ya had bilmezlik ve arsızlık hasıl oluyor yahut beklenmeye kalkılsa insanın hali kalmıyor.
Lakin apayrı bir sorun ise temaşa olmaksızın ne bu misafirliğin ne de konuk edişin bir önemi kalmamasında. Hani hane halkı olunmadıktan sonra ve bu git-gel’ler oldukça seyredilmeye ihtiyaç da devam edecek ister istemez. Fakat esas sorun bu “oynamak” kısmında değil de misafir odasının yegane işlevinin misafirle anlam kazanmasında. Elbette bir meçhul ziyaretçi için zamana havale edilse bile oda odalığını koruyacaktır ama bu kendiliğinden gelişlerin anlam ötesinde işlev kazanabilmesi de gerek. Hele ki işlevin masalsılık, -mış gibi yapış ve gerçek-dışılığı ayağı yere basar hale getirişi düşünülürse yapının üçüncü ayağı da çatılmış oluyor. Velhasıl kelimelerin ayakta durabilmesi ve gelişe devam edebilmesi için bir merci tarafından onanma içermeyen bir yönelmeyle seyredilmesi ve işteşliğe devam izni verilmesi gerekiyor.

20 11 2007

Derdin Nedir?

Nihayetinde uğraşlar ve şekillenmeler nasıl olursa olsun bir kimseye sorulacak yegane soru bu olsa gerek. Hani illaki bir hikaye yahut amaç veya derdi gütmeyi zorunlu kılar bir soru da değil bu ama. Eğer sorulmak istendiyse, sorulası bir durum hasıl olduysa ancak devreye giren ve sairlerini ziyadesiyle yok sayar bir şekilde, kişiyi kişi olarak ele alabilmek için yegane yol olarak beliriverir. Öyle bir cevap-lar dizisine yol açıyor-veriyor ki o anki uğraşın yahut tümden kişinin hayatının hikayesi ortaya seriliveriyor bununla. Bir metine sorulması da en azından o denli metni ele veriyor. Ve akabinde her tür insani yapıya. Çünkü insansılık dışında kalanlardan yana sözümüz pek çıkmasa, eminliğimizden yana tartışmalar binlerce yıldır devam etse de en azından ferdi oluşumlarda bambaşkaca dertlere de kaynaklık edebilir “bir dert”ten pay alındığını ve pay alışın-alınışın ortaya serilişini görebiliyoruz. İşte sorunun amacı da bu esasi yapıyı deşmekten-yakalamaktan başkası değil.
Fakat zorunluluğu bir kenarda bırakmak da ayrıca güç. Bu kadar aydınlatıcı ve ele verici soru karşısında insan bazı soruya gereğinden çok takılabiliyor. Hele ki akışın güzellemesi yahut anın tadı çıkarılası bir noktada bu gerekliliğe takılmak ne cevabı verdiriyor ne de yakalanan imkanı yaşattırıyor. Aynı şekilde karşılanın soru-n-suzluk, elbette bu takıntı ve kişinin kendinden tereddüdüyle alakalı olarak, sanki ona yönelinmemeli şeklinde algılanıyor. Nirengi nokta ise ferdin derdi olmadan eyleyememesine rağmen an yahut ömür nispetinde bunu kendine açık etmeyebilmesinde. Buysa herhangi bir aymazlık yahut kendini bilmezlikten çok ötelerde insani yapının oluşturulduğu kadar tabiiyete mahkum olmasıyla fazlaca alakalı. Ki sadece bu tabiiyet değil bu duruma yol açan. Aynılıkla kişinin kendini kendisine unuturcasına yaşam güzelliğine ve güzellemesine kendisini teslim edebilmesi apayrı bir maharet. Analize tabi tutulduğunda yakalanası bir şeylerin olması ve yapıya da bu “şey”in kaynaklık etmesi en azından bu iki yaklaşım ve değerlendirmeyle köken rabıtasının kurulmasını saf dışı bırakabiliyor.
Öte yandan bu soru sorulduğunda verilecek cevap değil malumat yığınını bilgi gerekliliğini bile dışarıda tutabiliyor. Sadece alınası bir parantezden yahut an’ın çok daha ufacık bir anından ve bir o kadar da kişiye, uğraşa, şekillenişe dair fikir yokluğundan-yoksunluğundan bile kişinin kişi oluşundaki o esas dert yakalanabiliyor. Bunu yakalayabilmek de bir ayrı maharet olsa gerek. Tıpkı bir metne göz gezdirmeyle metne kaynaklık eden yaklaşım, gerekçe yahut bizim metnimizin deyişiyle derdini yakalayabilmenin mümkün olması gibi. Fakat buradaki en büyük engel ise, yine insani yapıda şekillenir önyargı ve işlevselliği. Zira derdin ne olduğu yahut olmadığından yana yapılası bir ön-yargı ile muhataba atfedilecek değerlendiriş ya isabetliliğiyle karşılık bulmuştur yahut isabetsizliğine ve muhatabı yok saymaya rağmen bir inatla devam edildiği takdirde sorun çıkartmamıştır. Bu aşıldığı takdirde kişinin, derdi yakalayanın kendisine ve derdini yakaladığına hesap vermesi yahut içtenlikle hesabını sağaltmak istemesinde bilgisizlik zemininden dolayı bir şüpheye yol açabilir. Her şeye karşın soruyu sormak ve cevabı almak bazen ufacık bir analizle bile mümkün olur da insanı yahut insani yapıyı, hani nerden gelinip ne halde olunduğunu ve neye meyledildiğini aşikar ediverir. Yeter ki soru uygun noktada ve uygun tonla ama çok daha elzemlikle yeterince merakla seslendirilsin.

Tüm bunlara rağmen kendi derdimi bilmezliğimle ve ancak bulabildiğim cevaplarımı elememle yaşam akışı neler getirirse getirsin yahut ara süreçlerde hangi dertler beni değişik uğraş ve şekillendirmelere götürürse götürsün karşılaştığım beher kişiye ve insani yapıya bu soruyu sormadan edemiyorum. En azından kendimi ve derdimi yakalamam konusunda bir parça da olsun yol alabilirim umuduyla. Ve hatta yaşamımın ana gayesi haline getircesine.

24 10 2007

Kendini Fark Edemeyiş

1.
Evvelsi günü nicedir kullanmadığım ve ayağımın pek de alışık olmadığı bir ayakkabıyı giymek durumunda kaldım ve kaçınılmaz sonuç; saatler sonrası ayakta berelenme. Akabinde kullanma durumuna devam hasıl olunca ertesi günü yaralanma nahiyesine yara bandı kullanmak elzem oldu. Yürümekte zorlanacağım için de üç tane birden kullandım. Sonraki gün de bitti ve evime vasıl oldum. Temizliğe gereken önem ve hassasiyeti vermemenin ötesinde duşumu aldım, günümü geçirip ortalıklarda dolandım. Anca sonraki günüydü ve evin içinde dolanırken, defaatle çorap giymiş ve çıkarmışken birden ancak o anda aklıma ayağım geldi. Olduğum yerde durup çorabımı sıyırdım ve işte karşımda sanki vücudumun bir parçası addedip yok saydığım yabancı nesne-ler duruyordu.

2.
Bir süredir yeni yeni sözlük kullanım alışkanlığı edindim. Daha çok da yazarken kullandığım-kullanmaya niyetlendiğim ama bir şekilde “sözlük anlamı”ndan da bihaber olduğum yahut kökenini merak ettiğim kelimeleri inceler ve akabinde öğrenmemin nişanesi olarak dahil-parçası olduğum bir siteye, henüz yazılamadıysa aktarır oldum. Az evvelsi yazmaya koyulmuşken çok da yabancılaşmadığım ama bir şekilde huzursuz da olduğum bir kelime düştü aklıma. Huzursuzluk anlam eksikliğinden ziyade kullanagelmediğim bir sözcük olmasındandı. Nereden düşmüşlüğünü umursamayıp ihtiyaten alışkanlığımı sürdürdüm ve karşımdaki sonuç on gün evvelsinde siteye benim eklediğim bir madde-sözlük anlamı.

Velhasıl
Ne olursa ve ne şartlarda olursa olsun insan işte; nakıs-eksik. Sürekli tamamlamak ve kendisini kendisine hatırlatmak gerekiyor. Fakat asıl korkum gerekirken fark edemeyişlerle bir türlü kendime hatırlatamadıklarımdan yana.

16 10 2007

Kendine Yeterlilik

Zannımca düğümün esas çözüldüğü noktalardan birisi de bu. Etrafla ilişkinin ve dahi konuşmanın kaçınılmazlığı karşısında onlara teslim olmuşken bireyliği ve bireyselliği kaybetmemek adına bir o kadar da mücadeleye devam etmeli. Her ne kadar şahsiliği muhafaza ve oluşturmanın yolu teslimiyetten geçiyorsa da bir o kadar da şahsilikte ayak diretmek ve dışa bağımsızlığı hedefleyerek kim olursa olsun ve ihtiyaç nereden, hangi düzlemde gelirse gelsin bireyin kendine yeterliliği hiçbir vakit elden ve dilden düşürmemesi gerek. Evet, tanım ve ihtiyaç bu denli belirgin ve bir o kadar basitken bunu uygulayabilmek, bekleyebilmek hiç de o denli kolay değil, olamıyor.
O vakit nedir bu kişinin kendisine yeterliliği ona bakmalı. Yok edilemez-edilemeyecek bir ihtiyacı yok sayma ikiyüzlülük ve aymazlığından bahsetmiyorum elbette. En azından seyir yahut muhataplık düzleminde bir ihtiyaç dile ve ayağa dolanan. Öyle bir şey ki en muktedirin bile iktidarı için tebaya ihtiyaç duyması misal kendisinden gayrı en azından bir kimseye duyulan yönelme bu olsa olsa. Kendince, kendileyin ve kendi köşesinde kalanın kalmayı başarsa bile kalmışlığını duyurmaya acziyeti çatılan. Buna takılmadığını söyleyen de haksız sayılmaz. Ama bir o kadar şimdiye dek nihai noktaya gelmediği ve berkittiği dayanakların henüz yıkılmayışı-tükenmeyişi onu yanıltan. Bir ömür boyu sürebilirlik ise meseleyi daha da çetrefilleştiriyor. Oysa yeterli vakit ve inceleme sabrı olsa kendine yeterliliğin nasıl da çöküverdiğini görmemek işten bile değil.
Peki bu imkansızlık karşısında külliyen teslim olmama gerekliliği önerilmişken kişi kendi hayatında bunu nasıl uygulayabilecek? Hem de kendisini kandırma lüksü yokken. Yahut direnç hangi noktalarda, ne ölçüde gösterilecek? İşin inada binmemesi nasıl sağlanacak? Yeteri güç nereden tedarik edilecek? Madem ki kişinin kendini muhkem mevki addedip kendince karar alma tehlikesi var ve başvurulası bir merci yok çıkış yolu nerede belirecek? Esası bu çaba ve direnç kişiyi nereye ulaştırabilecek, ona neler sunabilecek ki devamdan yana şevk sağlansın?
Hele iş bir eyleme dönmesin, hayat bulmasın çık çıkabilirsen işin içinden.

Beklemek Gerek

Hep bir şeylerin olmasını beklemek gerek bu hayatta. Kim bilir belki de olandan yana şükürsüzlükten yahut olanın yetersizliğinden ama sonuçta hep ama hep aynı cümle, itidal yandaşlarının hepten çığırdığı ve boyun eğmekten başka yolun da ne yazık ki bulunmadığı. Hem de neden gerek diye soramadan beklemek gerek işte. Madem ki “bir şeyler” olsun istiyorsun ve hedefi gözetlemişsin o vakit beklemen gerek. Oysa vaktiyle duyduğum ve inanmaktan başka yol bulamadığım masallarda öylesine salınışlardan ve beklemenin hissedilmediği oluşlardan bahsediliyordu hep. Sorun benim “bekleyişim”de şekillenen istemem de olmasın sakın? Yahut öylesine bir salınıştan ve lalettayin şekillenişten çok ad koyma telaşımda? Veya illaki neden-nasıl’ı bilme hevesimde?
İşte öyle yahut böyle ama hep bir şekilde aynı duvar ve itidal çağrısı var karşımda; Beklemek gerek! İyi de yahu ben beklemek falan istemiyorum, aksine salınmak ve kendimi akışa kaptırmak-bırakmak istiyordum. Hani yol yordam öğretseniz de en azından ali bir makama durumumu özetler-çıkar yolu temenniler bir dilekçe yazsam da mı olmaz? Olmadı şöyle bir ilensem de samimice birilerine hal-i ahval-i pür melalimden bahseylesem? Olur mu olur ya kanına girerim ya da halime acıtırım da bu “bekleme salonu yalnızlığı”ndan kurtulurum, olmaz mı?
“- Olmaz efendi olmaz, geçin hele sıranıza da bekleyin az. Anca o vakit görürsünüz oluru olmazı.”
Aman efendim, vay efendim de kar etmez oldu nicedir. Ama onlar da haklı sonuçta. Ben değil miyim ki hedef gözettim de ilendim olmazı oldurmaya? O vakit beklemek gerek işte. Az biraz daha sabır yahu. Ne bu acele? Tamam ben de diyemiyorum “şuna-buna-ona yetişmem gerek” diye ama işte çocukluk bu ya dinlemez-etmez istekler içersinde.
Daha dündü, yok yok bugünün sabahıydı uyanmış da bir tatlı düşten canı tatlı ister, ağza bir parmak çalınmalık da olsa. Şimdi ona kim anlatacak-dinletecek “beklemesi gerektiğini”? oysa sabreylemek, ekmeği taştan çıkartırcasına, taşlara tırnakla kazırcasına emek sarf edip çok daha fazlası beklemek gerek. Hatta gözü budaktan sakınmak, usluca bir kenarda beklemek ve zamana ve onun yılgınlığına direnmek gerek.
Olmuyor işte azizim, olmuyor. Olmuyor işte cancağızım, olmuyor. Beklemesi güç geliyor da, olanlara imrenip her bir şey ağza şıpın işi düşüverilsin isteniyor. Hem de bilmez değilken emeksiz yemeğin, beklenmedik misafirin hiç de haz ve tat vermeyeceğini. İşte zaten soru da orada beliriveriyor; “Yahu kuzum derdin nedir senin, et midir kötek midir? Söyle hele!”
Olsa bir muradım beklemek gerek işte. Eğer ki yoksa bir dileğim serzeniş nedendir?

06 10 2007

havali

"etraf"la ilişki..
nasıl kurulur, neden kurulur, şahsilik nasıl muhafaza edilir, eylem nasıl sağlanır, burun büyüklüğü nasıl törpülenebilir, dahiliyet yahut aidiyet inşalanabilir mi...
daha bir yığın soru..
sanırım bu, yeni devrin en çok işlenen konularından birisi olacak..

haydin davranın bakalım..

03 10 2007

Bilinmezliğe Övgü Yahut Devr-i Cedid-i Şahane-i Harikulade

Zannımca heybedekiler ve sahip olunan sıfatlar yahut bir o kadar da eminliklerle yaşam arenasına, onun bir sathına çıkmaktan ziyade insan denince aklıma gelen o bir akşamüstünde yahut şafak sökerken, çıplak bir şekilde, bir dağ başında tabiata bakan ve onunla beraber kendisini, nerede, ne haldeliğini anlamaya çalışan yalnız ve yalın bir insan olarak; yapa geldiklerinden ve yaptıklarından ziyade “yapabilirlikleriyle” savaş alanında duran bir kimse olarak; neyle karşılaştığını anlamaya çalışıp ancak kendi imkan ve şekillenişlerine, potansiyeline-muhtemelliğine sırt dayamak daha güzel. Belirlenmiş sınırlar dahilinde gösterilecek hiçbir performans ve şekilleniş bana tat vermiyor, zira o vakit anlamaya çalıştığım doğadan bir farkım kalmıyor da lalettayin bir eyleyen-şekillenen haline geliyorum. Kişisel irade buyuramamanın, şahsiliği ortaya serer seçimlerde bulunamamanın ızdırabı böylesi noktalarda ve bazı fırsatları da kaçırmayı göze alır halde “bu halde olacaksa bu türden bir şekillenmede hiç bulunmayayım” dedirtiyor. Elbette ki ben dışında şartlara tabiliğim ve yek diğer canlılarcasına akışım-sürüklenişim kaçınılmazca olacak ama bu ancak bir tohumun dalından-çanağından düşüp de kara toprağa sığındığı ve kendi potansiyelini sergilemek adına bin bir emek vermeye başlamadan önceki savruluşu ve bir o kadar da kendi yaşam-uğraş alanından uzakta şekillenecek olsa da onun hikayesine bir o kadar etken olacak dış-gerçekliğe, tümden tarihe ve tarihselliğe mahkumiyeti olabilir-olmalı. Hani bu beklenti, bu yönüyle “vahşi” yönümü ve akışa tabiliğimi yadsımak değil de aksine ona da bir çağrı haline geliyor. Oysa insan denince akla gelen bu tabiatın çocuğu oluşu, akağını bulmaya çalışır bir nehirden farksızlığı kadar inşa ettiği eminlikler oluyor. O değil mi hısım-akrabasını, tanışını ve memleketlisini, aynı aşı-ülküyü yahut kaderdaşlığı paylaştığını koruyup-kolluyor; ona aş vermeyen tabiatın bağrını deşip oradan besinini çıkartıyor; karşısına barınmasını yahut ilerlemesini engel olur şekillenişler çıksa onları eğip-büküyor da kendi işine yarar hale getiriyor; değil salt kendisinin yaşama tutunmasını sağlar üstüne yedi ceddini garanti altına alır canhıraşlıkla kendi cinsinden olsun, canlısı-cansızı olsun muhatap aldığını şartlarına tabi kılmaya çalışıyor? Elbette ki “eminlik”lerle ilerlemek isteyecek de o vahşi ve çıplak tarafını, dağ başında onu kuşatan bilinmezliği bilinir kılmak istemesi misal, başta kıyafetleriyle ve akabinde bilme’si ve bilimiyle başlar nice mücadelesiyle kendisi unutur-yok sayar raddede bir didinmeye girişecek. En büyük silahı ise işte o yaşanmışlığıyla oluşturduğu, onun önünü açışı kadar geçmişi sağaltır ve sağlama alır sıfatları olacak. Bir noktada dikilmek istese onu oraya getirmiş şartları zapt-u rapt altına alışıyla devamdan yana korkusuzca ve eminlikle ilerleyişi hasıl olacak. Değil mi ki doğuşundan itibaren ona yüklenenlerden ziyade yüklendiği ve üstlendikleriyle “bir/o kişi” olmayı başardı ve “Kimsin?” diye sorulsa onları yahut bir cüzünü saymaya kalktı, belki bizcileyin sığınmak olarak görülüp-nitelendirilse hatta yeri geldiğinde komiklikle itham edilse dahi, kendisini biliş-hissedişi kadar yaşam mücadelesinde de bunları gururla taşımasın da ne yapsın?
Oysa nicedir çabaladığım, en azından üç senedir doğum sancılarını çektiğim devr-i cedid tüm şahane ve harikuladeliğiyle temeyyüz etmişken elimde öyle sığınabileceğim sıfatlar kadar bu ilan edilen devrin devam ve işlerliğine dair, kendi erkini, hükümranlığının dahiliyet ve devamlılığında tebaasına devreden padişahın irade buyurduğu cinsten bir ferman dışında ne bir belgem ne de bir garantim var. Kendime dair duyduğum korkular ve canı çeker çekmez verdiği oyuncağı arkadaşından geri almaya hevesli-teşne çocukluğumdan endişemse had safhada. Hele ki son yıllar ve özellikle sonuncusu boyunca duyulan “kara göründü” çığırışları kadar ardından yapılan “ama bizim varmak istediğimiz değilmiş” tashihleri de kulaklardan silinmemişken bu muştuya kulak vermede ve bundan dolayı heyecanlanmada şüpheye düşmek boşa değil. Hele ki geçen seneden devretmiş ve halen işlerliği kesinleşmemiş dahiliyetim dışında bir kurumda yahut mecrada karşılığımın-akağımın olmaması şüphe tohumlarını hepten palazlandırmıyor değil. Fakat işte ne denli cahil cesareti yahut çocuk aymazlığı-usanmazlığı bilemesem de duyduğum delicesine bir heyecan. Hem de olası-bir adım uzaklığındaki sıfatları ve şekillenişleri bile ısrarla ve vakti gelmediği gerekçesiyle, saldırıya geçmeyi bırak sipere-savunma hattına metrelerce yanaşmayı başarmış ve dolu dizgin gelen düşmana karşı kayıtsız kalabilen komutanın bilinmezin cehenneminde tüm yangınları söndürür nefesine güvenircesine sakinliği ve hattı müdafaayı salık verebilmesi misal reddedip onlara kayıtsız kalabilecek kadar. Hesap sorulmaya kalkışılsa son hamle-dokunuş henüz gerçekleştirilmediği için geçer notu alamayacak oluşu yeri ve zamanı gelir de fırçayı tuvale son kez değdiririm de resim hitama erer rahatlığıyla karşılamam işte o bir akşamüstünü-şafak vaktini, çırılçıplaklığı ve korunaksızlığıyla karşılayan, hani bilemediği-bilemeyeceği şeyler ve aldığı sorumluluklar karşısında kafayı yemesi yahut un-ufak olması gerekirken hala merak, iştiyak ve hevesle dağdan aşağıya-çevresine-kendine bakan insandan kendimi farksız hissetmem. Hayat arenasına bu sefer elimde hiçbir garanti, eminlik ve sıfat olmaksızın çıktım. Ve daha çıkmam gereken pek çok cephe kenarda beni sanki ezmek ve yutmak için bekliyor. Fakat içimde çıkmayı bekler öyle bir vahşi taraf ve yapabilirlik duygusu var ki hangi sıfata haiz olsam bunun yerini tutamaz. Oysa bu noktaya geri çekilişler ve bozgunlarla, heveslerimin tekrar tekrar kırılışlarıyla gelmiştim. Fakat değil mi ki ilan ve ilam edildi bir kere durmak neden? Bilinmezden korkmak neden?
Velhasıl şu an-sıralar kendimi bir bilinmezin, bizzat yaşamın kendisinin karşısında heyecanla ama bir o kadar da korkuyla baş başa hissediyorum. Buna, bu sıfırlanmaya ve arınmaya şükretmiyor değilim ama keşke bu hissiyatı ve arzuyu günümü ziyadeleştirip güzelleştirecek coşkusuyla beher gün duyabilsem yahut ellime-altmışıma geldiğimde de hissedebilsem de beni insaniliğimden uzaklaştıracak-kopartacak belirlenişlere ve sahip olunan sıfatlara sığınmak yerine şimdiye kadar gelişi yok sayar bir devama, bilinmezlikle-eminsizlikle, tabi olduğum tabiatıma-vahşiliğime uygunlukla akmak için heveslensem.

02 10 2007

Eşzamanlılık II (girizgah)

Yüklenile gelen-yüklediğim anlamların dışında ve ışığında, hele ki “denk getirememek” yüzünden kaybettiğim ve geri dönemediğim ‘yaşama ihtimalleri’ni düşününce hayatın o bizle eğlenir yüzünü görmemek mümkün değil. Değil mi kişi, kendisinden ve hasletlerinden ziyadesiyle emin dahası hayatın şekillendirmesiyle kişi, durum yahut fırsatla karşılaşmış ve görünürde ilerlemek ve tekamül adına muhatabın da iştiyak ve şevkiyle her şey hazırken bir ritim sorunundan mütevellit tıkanma oluveriyor. Yerine göre saniyeler-dakikalar kadar kısacık yerine göreyse yıllar ve ne acıdır ki bazı bazı ömür/ler nispetinde haddinden uzun süren bu ritim bozukluğundan ötürü, “olabilirlik” başlığında en az yaşamak kadar yeri olan bir yaşayamamak karşımıza çıkıyor. En kötüsü ise bununla karşılaşan kimsenin ilk şok ve endişeyle yaşamın bu oynadığı oyun karşısında ister istemez hatayı-kusuru kendisinde aramaya başlaması belki de. Elbette aksi de, aşk dene gelen ve bizleri-insanlığı yıllar yılı kandıran duygulanım-kandırış başta olmak üzere mümkün. Yahut “akış”ın bizzat kendisini ortaya çıkartan, tümden şaşaasıyla “gündelik”i yaratan o mayışma hali. Oysa değil mi ki yıllar öncesinde bir kısım aklı evvelden çalışanlar nedenselliğe ve şimdiye dek öyle oluşun devama yol açacağı yanılgısına çattılardı da “aydınlanma”nın yolunu açtılardı. Bu nedenle ufkumuzu, eşzamansızlığı ve bireyde bıraktığı-yaşattığı olumsuzluğu bahane de ederek, daha da genişletsek sosyalliği ve duygusallığıyla tümden ilişkileri irdeleyip-deşebileceğimiz kadar, bunlar ışığında hepten iletişim ve sosyalliğin kofluğunu, hadi daha iyimser olarak lalettayin hayat buluşunu yakalamak mümkün.
Kim bilir belki de çukura düşeyazmalardan münezzehlikte kurulan bu kişilik ve bireyselliklerde, uzatılan ellere yüklene gelen manaların ve “kendisi olmak”tan gereğinden çok uzağa düşmelerin yüzünden insanoğlu bu denli komik ve gülünesi.

30 09 2007

insan

insan; komik bir varlık.. kendisiyle değil bizzat kendisine ve çabalarına gülünesi bir varlık.. hani acaba kendime dair duygu ve düşüncelerimden hareketle mi böyle düşünüyorum demeden duramıyorum ama cevap değişmiyor;
insan, komik bir varlık.. onunla değil bizzat ona gülünecek bir varlık.. çabası, mecrası, uğraşı, eylemi neye yönelik ve neyden ilhamla olursa olsun değişmiyor gözümde..ön kabulümün mü kurbanıyım yoksa şartlarımın mı bilemesem de umursamaksızın diyebiliyorum işte; insan, komik bir varlık, kahkahalarla gülünesi hem de..
derdim kendime gülmek mi yoksa kendim ışığında beliren "bir insan"a ve haliyle "insan oluş"a gülmek mi bilemeden meydan okuyorum işte; "farkı yakalayan beri gelsin!" a dostlar..

26 09 2007

GİRİZGAH /

2. Kabus (iç ses)
Belki de korku sadece yeninin ve başlangıcın korkusudur. Hani elbette bir şeylerden vazgeçmek ve yerine bir başkasını koymanın ağırlık ve sorumluluğu apayrı ama ‘biz’e dair, bizi esas durdurtan ve aklı karıştıran sakın o bahsedegeldiğimiz “kendine güvensizlik” olmasın? Nasıl olacak da hayali kurulanlar teker teker hayata geçecek, raflarda yıllar yılı tozdan görünmez-okunmaz olmuş planlar ortalığa cesurca serilecek? Hem de tek bir şüphe ve bir o kadar da çekiniklik olmadan bu sefer geri dönüşsüzce bir ok gibi hedefine koyulacak.
Kendimden ve yapabilirliğimden emin olabilseydim belki görünüşte ve lafzedilende değişiklik olmayacaktı ama rahatlıkla söyleyebilirim ki kalbimi saran heyecan ve hevesler kadar korku da var; yine göt üstü oturmanın, yine kalakalmanın ve raflardan dökülen tozlara ölü toprağıyla kaplanır gibi bulanmanın. Buna evvelsindeki yaşam heveslerine rağmen acemiliğinle ve yabancılığınla onca kalakalışları, heva ve heveslerin kursakta düğümlenişlerini katınca hele o geriye rahatlıkla kaykılan gövdenin, kendinden emin ve hazla gülümseyip diklenmelerin ve salınmaların yerine infaz öncesi son keyfini çatanın acıklılığından başkası kalmıyor.
Korku belki de kendini seyredememenin korkusu. Yüzleşmeye hazır olamamanın korkusu. Öyle ki bedenini de psikolojik bütünlüğünü de o tüm şaşaa ve şirinliğine rağmen ne heybetini ne de naifliğini tadamazcasına artık-nicedir hissedememenin, şikayet etmek dışında eyleme geçmediğini ve geçemeyeceğini bilmenin getirdiği bilinçle küçümseyip yok saymanın ve bununla, bu bedenine-kendine yabancılaşmış halinle yüzleşememenin korkusu. Öyle bir karabasan ki bu değil sıçramak elini oynatsan, parmağını kıpırdatıp kolunu uzatsan o tüm kabus sahnesi dağılıp ortalığı-yerini gülistana bırakacak. Ama işte bir kabus bu, bu haliyle bile insanı çökertiyor. Hani bunu ve kabusluğu-getirdiklerini kabullensen bile devam etme ihtimalini kaldıramıyorsun ki. Ya şimdiye dek yaşanan ve hissedilenler sadece vehimse ve girizgahtan başkası değilse? Esas kabus, bunun bir kabus değil de gerçeklik olduğunu fark etmekse? Böyle bir riski kim alabilir? O riski almaktansa bu uyuşukluğa, uyuşup bilinci-kendini kaybetmeye, yüzleşememeye razı olunmaz da ne yapılabilir?

GİRİZGAH /

1. Tatlı Bir Düş (dış ses)
Bir daha görememekten yahut gerçekliğini kaybetmekten, hani en azından görülmüşlüğünü-vakıalığını bile muhafaza edememekten delicesine korktuğum bir rüyadan uyanmış gibiyim. Eğer kendimi ikna etsem gerçek olamayacak denli güzel olduğu için karşımda duran bir rüyadan başkası olmayacak. Oysa ben değil rüyamdan emin olmayı ve onu bir vakıaymışçasına heybemde taşımayı bizzat gerçekleştirmek istiyorum. Ama bir düşün peşine düşmek ve onun gerçekdışılığına rağmen olabilirliğini yoklamak-istemek o denli zor ki. Hele bir de onu gerçekleştirmeye kalktığımda tümden kaybedersem korkusu. Değil mi ki o bir öylesine gelenden, alışılagelenden-rutinden istisnadan başkası değil, harekete geçsem onu muhafaza nasıl ederim? Hani bu rüyayı muhafaza ve tekrar tekrar yaşama isteğini “hayal kurmama hayali”nin açmazından kurtaracak olan ne? Böylesi hayali bir şey mi bu dilediğim? Ve bir o kadar da şimdiye dek yaşananlara halel getirmememi, bari onları olsun kaybetmememi, unutmamamı sağlayabilecek şey ne? Bu kısır döngüden kurtulmanın yolu bu rüyanın, hayalin peşine düşmek mi yoksa bunun düşlülüğüne ve hayal oluşunu kabullenmek mi? Eğer peşine düşsem onun kendiliğinden gelişinin büyüsünü bozmuş, yapaylığa itmiş olmaz mıyım? Ve ben nasıl olur da bunun uykuya dalındığında, bilinç kaybedilip kendin oluş yitirildiğinde yaşandığını kabullenebilirim? Sahiplenip sahiplenmemek arasında sıkışıp kaldığım bir düşten uyandım ve batmış kıymığı çıkartır gibi bir yandan acılar içinde etimi ve yüreğimi dağlıyorum bir yandan da ucundan-kıyısından yakalar gibi olduğum gerçekliği kaybetmemek için, belki de-şansım yaver gider de devamını bile sağlarım diye hamle üstüne hamle ediyorum. Bir an evvel uyanıp-ayılmalı ve kendime mi gelmeliyim yoksa mayışıklığa ve uyuşmuşluğa kendimi daha bir mi salmalıyım?
Ama bir rüya bu nihayetinde, benden en az gerçekliğinden uzak olduğu kadar uzak.
Ama bu bir parçam, beni alıp sarmış ve kaybından delicesine korkutmuş.

2. Kabus (iç ses)
3. Yol (gerçeklik)

24 09 2007

Köy Meydanında Yürüyüş

Bakışlar üzerindeyken ve değil o an sokakta attığın adımlar, beher adımın-hareketin ve yaptığın bile çoktan onlara malum olmuşken sen zaten geriden başlamak ve gelmek zorundasın. Kurduğun ve kendini hapsettiğin o küçük dünyanda, masalsılık masallarıyla kendini kandırmaya devam ederken izlenmekten kurtulma şansın olmayacak hiç. Hele ki o “izlenmenin büyü ve keyfi”ne ise istersen girme hiç. Eldekilerin bile hesabını veremez ve haddini bilmezliğine yanarken bunun altından hiç kalkamazsın. Önünde kalmış on beş-yirmi adımı daha böyle, yapageldiğin haliyle usulca ve sessizce, başın önde ama sanki derin düşüncelere dalmışsın gibi, hani dalsan da çıkabileceksin gibi devam edebilsen-sürdürebilsen sorun olmayacak belki de. Fakat işte bunu yapman demek zaten kendini akışa bırakman ve eylemeksizin eylemen ve eylettirilmen anlamına gelecek. Kimselerin seni anlamamasını istediğinden mi yoksa köy-şehir arasında ikisine de aidiyet duymamaksızın kalmandan mı bilinmez sessizlik ve suskunluğa mahkum gözler önündeki seyrine ve yoluna vereceksin kendini. Hem de kısıldığın kapanda aymazlıkla “zaten neyimi anlayabilirler ki” küçümsemeni sürdürerek. Sahi kuzum madem böylesine eminsin kendinden de nedendir bu ürkekliğin ve geri çekilmişliğin, adımlarını adımlarının her birini binlercesiymişçesine hesap edip kaydını tutarak?
Hani çoktan “şehirli” olmuş ve köylülüğünden kurtulmuş olabilirsin. Ama bunun sade sencileyin olduğuna, kendini kandırdığına dair en büyük delil de şu meydandan geçerken eğdiğin başın değil mi? Ne kaldırıp muhatap olmayı başarabiliyorsun ne de her adımında yek diğer adımının ağırlığını ve takip edilmekten yana rahatsızlığı, ki bu fark etmekle ve idrakle gelir olsa olsa, yok edebiliyorsun. Bu vakitten sonra, tıpkı “naiflik, eziklik, hassaslık ve saflık” nevinden mavalları okutamayacağın gibi, köylülüğüne, toprağa yakınlık ve aidiyetine de kimseyi inandırmazsın. Sende ve serde bu hesap tutma telaşı olduktan sonra yazı da yar olmaz sana. Değil mi ki “mazinin kalpteki yarası”ndan yahut anı toplamaya girişmişken çeşme başını tutmuşlar gibi kendi ve dengeni ve samimiyetini kaybettin-kaybediyorsun nasıl olacak da taşlara tırnak kazımaktan bahsedebileceksin? Ama bilmez de değilim o imkan bulsan içine sızacağın ve sığınacağın yazının senin için değer ve önemini. Ah bir unutabilsen şu meydanda oluşunu, meydan geçişini ve izlenişini. Burada başlamaya kalkan çoktan bitmiş olacak da kaldıramadığın yürüyüşten ve ağırlığından da kurtulabileceksin.
Kalıplarına mahkum olduğunu bilincine varış kılıfına uydurmuş-uydurmaya meyletmiş geçiyorsun işte köy meydanından. Sana ağır geldiğini söylesen de yolundan vazgeçmeden ve kimselere duyuramadığın-aktaramayacağın tatlı ve haklı gururunla. Yoksa herkes doğru da sen yanlış olmayasın ama sakın? Sanırım bilemeyeceksin bunu hiç.

İnsanlıktan Çıkış

Sahi neydi ve nasıldı bu arzulamak? Ne yaptığımızda yahut hissettiğimizde buna arzulamak diyorduk? Bunun farkına varında doğallığımız da yok mu oluyordu? Yoksa tam tersine arzuyu arzu haline getiren bunun farkına varışımız ve şiddeti karşısında tutunamamamız mıydı?
Belki sorular devam edecek daha ama bu arzu ve arzulamak dediğimiz şey duyguysa ve insana hassa, hani yeri geldiğinde kendi benlik ve erkinden ve hatta yaşam hakkından bile bizi vazgeçirtebiliyorsa yaşadığımı hissetmem nasıl mümkün olacak? Hani eylediğimi ve olmayanı ve belki de olmaması gerekenle olmayacak olanı bile oldurduğumu mu katacağım yaşama yoksa öylesine salınmayı ve içinden geldiği gibi, duygulandığın gibi hareket edişimi mi? Bir kendiliğindenlikle ve işlenmemiş hamlığıyla gelen değil mi duygunun ve arzunun kaynağı? Başka kaynak bulmak mümkün değilken buna müdahalemi nasıl açıklayabilirim, hangi gerekçeye sığınabilirim? Madem ki bu denli bir hassasiyet ve naiflik söz konusu buna idrak yahut bilinçlenmeyle yaklaşmam bile onun esenliğine zeval getirmez-zarar vermez mi?
Hem hadi geç bunları yahu. Sen insan oluştan ve insanlığını hissetmekten bahsedecektin bana. Oysa şimdi bir karmaşayı tutturdun gittin. Basit olması gerekmez miydi bu işin? Bu kadar karmaşa ve zorlanmaya iç girmeksizin-gerek duymaksızın akıp gitmek değil miydi yaşamak? Hissettiğini yakalamak ve bunu da yaşam üzerinden gerçekleyip-gerçekleştirip başkaca mihenk taşına ve denetim mekanizmasına ve onanma, teyit edilme ve kayıt-idrak işlemine gerek duymaksızın yola devam etmek değil miydi insan oluş?
Neydi ve nasıldı bu arzu ve arzulamak. Hani ya bulsam bir tanesini veya hatırlayabilsem yaşam heybemde evvelsinden yerini almışlardan bir tanesini sorun kalmayacak hiç. “Evet” diyeceğim, “insan olmak böyle bir şeydi”. Fakat elde örneksiz ve destek ihtiyacıma kızgın yakalayamaya çalışıyorum vaktiyle olduğum-hissettiğim şeyi. Kim bilir belki de ne vakit ve ne şartlarda insanlığımı yitirdiğimi bile görme şansım olur. Yeter ki nasıl işlediğini hatırlayayayım yahut bir bulayım.
Nasıl hissediyordum; hissettiğimi nasıl hissediyordum; kendime hep mesafe mi koyuyordum yoksa mesafeyi mi görmezden geliyordum; kendimi ve hislerimi ve haliyle insan oluşumu uzakta tutmadıysan nasıl oldu da hatırlanacak malzeme beklentisine düştüm; yazının kendisi gibi yapaylıktan kurtulsam ve susmayı başarsam arzu sarar mı beni; şöyle sağlamca bir dayanak bulsam, olmadı edinsem Mevlana pergeli misal diğer yakamı-çizmeye meyilli kalemimi sarkıtabilir-uzatabilir miyim; kendim olabilecek miyim, olabileceksem de bir başkasına ihtiyaç duyacak mıyım; arzumdan arzulamak adına vazgeçebilecek miyim…
Canınız çıksın sorular, sanırım insanlıktan çıkardınız beni.

23 09 2007

İki Yol Ortasında

“Her zaman bir üçüncü ve daha fazla yol vardır.”

Dört günlük bir tatil. “Kendim olma”yı hissettiğim, yakaladığım ama nedense bunun için de bir tatile gitmemin, kendi rutin ve düzenimden uzaklaşmamın ve hatta-handiyse “kendinden” tavizler vermemin gerektiği bir dört gün. Kutsanış, ululanış, önem veriliş kadar insani sıcaklığın-ilginin elde edilişi ve fütursuzca-hesapsızca akıla gelenin duraksız dile dökülüşü ve bunların gerisindeki “kişisel esenliği sağaltma” belli ki tatili tatil kılan. Değil mi ki olduğundan ziyade olduğunu düşünüp hissettiğinle salınış hasıl oldu tavizlerin ve rutin dışılığın ne önemi var? hem zaten rutin dediğin nedir, şaşmazım dediğin nedir? Öylesine bir salınışta dört günlük şekilleniş. Bir ayrı mecrada akış demek ki biriken tortu.
Bilmem ki düzen dışılığın içinde, hani dört günlük tatili kırk vakitlik süreye tamam edip-uzatıp devam etmek, bir ayrı rutin kurmak mümkün müdür? Eğer ki bir başka türden “kendin oluş” kısa süreliğine de olsa sağlanabildiyse acep bu bir başka türü, hani düzensizlik düzeni nasıl kurulabilir? Ve öncesinde bu mümkün müdür?
Tavizin bahsi de buradan çıkıyor olsa gerek. Bir “sabitlik” zaten söz konusu değil ve olamazken buna tutunma çabası ve hatta tutunurmuş gibi davranma komikliği böylesi bir deneyim yanında çok sönük kalıyor. Fakat bu sönüklük tatil dönüşü iş başı yapan-ödevlerinin başına geçen aymazlığında bir hazzetmeyiş, vaktiyle olduğuna lanet ediş değil. Birbirinin muadili ama bir o kadar da biri yek diğerinin yerini tutmaz bu iki şekilleniş karşısında, pazar tezgahında aynı fiyata yan yana serilen iki ürünle karşılaşmışçasına durduğunda eğer ne istediğini bilen bir tüketiciysen sorun yok hiç; karar mekanizmasını ayrımı olmayan seçenekler arasından “beklenti”ye uygunlukla işletmek mümkün. Ama ola ki ne istediğini bilmezsen de dostum işin zor doğrusu. Zira tatille işbaşı, rutinle düzen dışılık arasında seçimi cebredecek, zorlamayı bırak işini-öylesi şekillenmeyi kolaylayacak bir mihenk taşından bile bu sefer yoksunsun.
İşin bir başka zevkli-tatlı kısmı ise “gözler kapatıldığında yok sayılmak istenen dış gerçeklik” de bir o kadar gerçekliğini muhafaza etmede. Ve seçimi etkilemeksizin şartları-idrak ve erk dışılığı inşa edip döşemede.
Velhasıl iliklere işlemiş bir rahatlıkla ve hazdan kamaşmış dişlerle tatil dönüşündeyim. Ola ki bir fark inşa eder-yakalarsam (yahut çok az ihtimalli olsa da bana buyurulmasını sağlarsam) kırk vakit daha gittiğim tatilden dönmem. Dahası düzen dışılığı bu denli güzel kılan…
İlh.

17 09 2007

Vakit Sıkıntısı

Nakde henüz çevrilmemiş olsa da döviz bürosu kuyruğunda bekleyenlerin acemiliğinin işi olsa gerek bu. Hayır; bunu derken kalifiyeliğe ve onun getirdiği ‘görev bilinci”ne, hani bir başkasındansa o kişinin el atıvermesiyle işlerin Musa’nın asasını görmüş Firavun yılanları gibi dağılıvermesine değil sözüm. Öyle anlar ve durumlar oluyor ki öncelikler ister istemez belirleniveriyor da kişi emek/sonuç nispetinde azami verimlilik için uğraşır hale geliyor. Zinhar sözüm olamaz zaten bu dişli çarka laf etmeye; ne mümkün. Derdim bazı bazı benim de ora dahil olmaya başlamamdan yana. Hem de hala ve henüz “kendi küçük dünyam”da ifşaat ve icraya devam ederken. Öyle büyülü bir kuyruk ve işlem ki bu albenisiyle insanı kendini bilmez-hissedemezcesine sürükleyip götürüveriyor. Hem de keramet artık kişide bile değilken. Ne bileyim iki söz açılıyor da doğururken nice sancılar çektiğim, an be an ilk nefes alışına dek sıkıntılarına gark olduğum öylesi bir kelam beride dururken onun canlandırmasını ve göç yollarını karşımdakine aktarmada bazı yorgunluk hasıl oluyor bazı aynı heyecanı bulamamanın sıkıntısı. Aslında, hani sıçtığım bok orada tazeliğiyle duruverirken bir yenisini ıkınmak zor geliyor bana nihayetinde. İşte tam bu noktada derde düşüyorum zaten; demek ben de bir “performans” tutturmuşum da “emeğime saygısızlıktan” dem vurur olmuşum. Değil mi ora baksa görecekken tembellik ve bir o kadar da kadir bilmezlik ediliyor. Ve kahkaha da burada patlayıveriyor ya; “Kuzum ne oldu da bu payelere bürünüverdin? İnsanlığın uç beyi olup özellik ve meziyetlerinle vaktini çalınmaz, kolaycasına sarf edilmez kıldın?” İster istemez insanın “Dur yahu az iki soluklan da nefes al; bak dünya ne denli geniş ve senin aşılmaz bellediğin surlar-duvarlar bu enginlikte ne de önemsiz, kırılıverir. O bellediğin ezberler ne şaşılası, geçilmez ilanladıkların ne aşağılanası.” diyesi geliyor da bir kahkaha, olmadı bir tebessümle susuveriyor.
Sanki mesele iki yerde çakılı; kişinin kendine biçtiği paha ve onu yek diğer(ler)ine yükleme çabası. Oldu da içinde pürüz çıkmadı ve alasından etraftan ses de çıkmadı; ne gam. Yürü git, şu ömür dizgesinde vaktin fazlasıyla kısıtlı.

Gölgeler, Gölgelenmeler

Kendi şapkasının gölgesinde, kısıtladığı-sınırladığı dünyasında yaşayan olmama isteği elbette mazur görülebilecek ve hatta gerekli kılınabilecek bir şey. Öte yandan hangi merciye olursa olsun havale etmeksizin ve bir o kadar da kendine tevcih etmeden anlam ve mana bulma arayışında öksüz kalmaksızın yola devam kudretini bulabilmek ve arzulamak da. İlk akla gelen “aklı” yoğurmak ve bir o kadarda yorup bir eser hasıl etmek oluyor. Hele ki bunun kabul görmüş bir ‘gelenek’ çerçevesinde, sığınağında yapılması eylemin tadını yenmez kılıyor. Lakin bu, her şeye karşın “merciye havale” ve “kendine tevcih” etme kısmını boşa çıkartabiliyor değil. Zira bu eylemeyi dayanaksızcasına kılmaktan pek de ötelere götüremiyor bizi. Ki bunun zaten bir başka karşılığı da “sinelerde makes bulmak” değil mi? Kendisinin dahi gölgesinde kalmamayı yegane kıstas kılan için, eylemenin acısını acep hangi mecrada dindirilebilir ki? Elbet “eylemenin” eylemsizlikte dahi geliveren o büyülü yapısıyla ona, hayata ve akışa, yer-yurt ve hatta karşılık bulmaya karşı durmak olanaklı değil. Zaten başına taktığından rahatsız olan için ulaşılmak istenen bir nefeslik alandan başkası değil. Hem de bir o kadar karşılık bulmalar ve sırt dayamalar esas göz korkutur ve çetincesine mücadeleleri vaat ederken. “yaşam şartlarından ötürü” kendi benliğine ve kimliğine hapsolmuşun belki de avluda volta atma …
ilh..

11 09 2007

camaçık III

Bana bir itiraf yeri ve bir o kadar da nev’isi farklı varlık alanı olsun istedim bu yer. Şu hayat mezbelesinde ve sürüklenişinde kişisel tarihçeye mim konulsun, unutulmamasından ziyade yaşanmışlığına ve bir zamanlar ki gerçekliğine hürmet edilsin istedim. Hem böylelikle boy aynasında kendimi görmek ve sevdiğim-söyleyegeldiğim “ne gülüyorsun, anlattığım senin hikayen” beylik lafını en yüksek perdeden esas söylemem gereken kişiye karşı haykırmak ve hatırlatmak istedim. Hani “büyük amaç ve hedeflerim” yoktu diyemem ama bunların “var olma” zemininde ‘birey”lik taslamanın ötesine geçişine de zinhar rastlamadım. Olmaktansa ‘berduşluk, had bilmezlik ve sorumsuzluk”la itham ve hatta bunlara düşmek pahasına pişmek ve hamlığı tercih eden benim için, “hamdım, piştim, oldum” teraneleri ise şükür ki çok uzak benden. Umuma açık meyanda şahsiliği dillendirmenin yersizlik ve saçmalığını ise bir yere kadar göğüsledim ve hala anca bir noktaya dek gerekçelendirebiliyorum. Lakin, işte bir şekilde kervan nicedir yolda ve kör topal mesafe kat etmiş durumda. Veyletmekten ziyade az biraz gururlanır, daha çok da heyecanlanır haldeyim. Ne de olsa kiriyle pasıyla bir seyir imkanım ve nerede ne halde oluşumu, geçmişiyle beraber hatırlatanım var. Daha çok da eldeki senaryo parçalarından ilerisini çıkarmaya heves ettiren ‘merak’ım.
Uzun lafların dillendirilmemiş sırları öncesi, uzun lafın bir başka kısasıyla bu mecraya “şahsi varoluş sürecinin-sürecimin bende bıraktığı izler ve ziyadesiyle yaralar” demek yanlış olmaz sanırım. “Demek cesareti”nin ve “eylemek şiddetinin” gündelikte dile getirilemeyecek yas tutmaları belki de. Gariptir; bir buçuk sene evvelsi ilan edilen “(onulmaz) ergenliğin sonu” yine dile dolanmış ve “olsa olsa süreç şimdilerde tamamlanmıştır”la avunulurken içeriğe dair itiraf ve kabullenişim de içerikten bağımsız ve “kısa cümleli” ve “hedefe yönelik-kolayca anlaşılır” olamadı. Hani yeterince vaktiniz ve sabrınız varsa, ne der bu çocuk merakına kendinizi kaptırdıysanız aslında bulacağınız “kendisi olmaktan yana bunu dert edinen”den ve bunu yarı isteyerek yarı ‘eli kalem tutarlılığının cambazlığa bulanmasıyla”, yazı işçiliğindeki stajını tamamlamadan servise çıkan genç heveslisinden başkasını bulamayacağınız kesin. Hem de “yahu yazmam için bir terbiyeden ve tornadan geçmem gerek ama buna da ne cesaretim ne de isteğim var” demeyi, tıpkı “geleneğe dahil olmak istiyorum ama bunun gerekliliklerini ve benden beklenen şartlarını sağlamaktan yana da yetersizliklerim var” demekte olduğu gibi itiraf etmekten-söylemekten delicesine kaçan bir hüviyetle.
“İtiraf”ının hala arkasında olan ve “hayattan kam almaya gelmişliğini” gizlemeden bunun kişide ne incinmelere ve hislenmelere yol açabileceğini de görmek isteyenin seyir defteri bu. Bakmasını bilen için tıpkı kendisinde de bir nev’ini görebileceği gibi.
“Ne gülüyorsun bu anlattığım senin hikayen”..

29 08 2007

. . .

27 yaşımda ve elimde bir şey olmaksızın, ne üretmiş ne de yakınsak bir üretime sahip olmadan, üstüne beynimdekilere ve muhtemel potansiyellerime hiç mi hiç güvenemezken ilgi, alaka ve şefkate muhtaç köşemdeyim. Geçen şu son sene boyunca zihnimde kurduğum dünyanın an be an çöküşüne ve onun ‘gerçek dünya’yla nasıl da uyumsuz olduğuna şahit oldum. Son zamanlarda ise beni çevreleyen dünyada nasıl da hayatımı idame ettirecek güçten yoksun olduğumu idrakle. Velhasıl (reddetmiş, terkedilmiş, ulaşılmamış, hak etmemiş, anlayamamış yahut anlaşılamamış veya sırt çevirmiş … olmamı fark ettirmeyen bir) yapayalnızlık içerisinde bedenime ve zihnime küskün, umarsız köşemdeyim. Hem de sırtıma yapışmış ve ne gerekçelendirebildiğim ne de yok edebildiğim bir tembellik ve disiplinsizlikle. Olası çıkış yolları her ne kadar güçsüz ışıklarını salmaya devam etse de söz yine yeniden “bana” düşüyor ve tüm dış gerçeklik “artık yeter” dememi, silkinip üzerimden “ölü toprağı”nı atmamı bekliyor. Oysa beni durduran tekrardan oyuna dahil olduğumda başa dönmeyeceğimin garantisinin olmayışında. Öyle ya bir defa daha yıkılmayı ve enkazımın altında kalmayı hazmedebilir miyim? Bunu esenliğime zeval getirmeyecek ama yek diğer gerekçelendirmelerime de dokunmayacak açıklamalarımla gerekçelendirebilir miyim? Hem de hiç de uzakta olmayan tembellik belasını aşıp hedefime yönelmeyi başararak.
İşte yine sabah oluyor ve geceden kalma uyanığım. Ve elimde anca beni oyalayacak, yaraya şöylesi bir pansuman yapacak rahatlamayla güne başlamak üzereyim. Ama ya bu yıllar yılı operasyondan geçmemiş cerahatim? Bununla yaşamayı ve devam etmeyi mi öğrenmeliyim yoksa artık derim haline gelmiş bu kalıntılardan, kazıma ve canımı yakma pahasına bir müdahaleyle kurtulma hamlesine mi erişmeliyim?
İşin garibi hala “anlatınca rahatlamak” büyüsünün bu yokluk ve karanlık gayyasında bana ışık tutup umut verdirmesinde. Demek çözüm yahut en azından başlangıç anlatacak şeyler ve dinleyecek kimseler bulmada. Kim bilir belki bugün başarmaya başlayabilirim; aylarca umut ettiğim ama akşamını zor ettiğim günlerin aksine. Kendimi kandırmalıyım ki başarı yahut başarısızlık gizlenebilsin ve onulmaz eylem boy göstersin.
Fakat her şeye karşın bu yakamı bırakmayan “deyince oluş” bahsini “gözlerim kapansa da değişmeyen dış dünya” ile uyumlu hale getirmeyi başarmam lazım. Evet; nasıl olacak da hem her şeyin başlangıcı bende ve “haydin başlıyoruz” akdinde olacak ama bir o kadar da çocukça bir fanteziyle kendi gerçekliğime sığındığımda çevrenin de değişeceği illüzyonuna kapılmayacağım? Hem de önümde ve ardımdaki şunca lanet örneğe rağmen.
Belki de arzumdan, anlatma hevesimden çok kaçtığım yahut çattığım şeyi yatırmalıyım masaya. Değil mi ki bir “iddia” sahibiyim ve elimde her kapıyı açar, nehirleri yarar asaymışçasına onu yedeğimde tutuyorum o vakit bunun neleri açtığını değil neden ihtiyaç duyulduğunu bulmalı. Belki bu bir başlangıç olur; “salınmak” ve oyuna dahil olmak için.
Ah lanet olasıca “umut”, yine yakıştın yakama. Oysa ben daha ne yeterince “batabildim” ve batışın tadına varabildim ne de “sahip olduğum değer ve ederler olmaksızın ne denli bu mevkimi muhafaza edebilirim?”i temaşa edebildim.

05 07 2007

ideal

sanırım korku bir yanıyla, içte yaşanan bu bölünme yahut kişinin kendisine aldığı mesafe sonrasında, seyredilenin
verdiği yüzleşme korkusu olsa gerek. evet, kişinin kendini seyreylemeye başlaması ve yaptıklarını bir başkasının eylemi
ve hatta hislenişi misal takip etmeye başlaması gerilerde bir yerlerde, farkında olsun olmasın fark etmez bir şekilde,
gerçekleştirilen "ideal" hale getirmenin artık kaçınılmaz ağırlığının hissedilmesi olsa gerek.
öyle ya "yaşayan ben"in sığındığı o yılmaz kale böylesi bir seyirde artık önemini kaybedecek ve dahi atfedilen-vehmedilen
tüm değer ve ederler, ancak ve ancak o halleriyle, zavallıca, karşımızda yer alacaklar. ki bu şimdiye dek yaptıklarımızın, an itibariyle
üzerlerinde aidiyet ilanladıklarımızın ve bir o kadar da hayalini gelecek üzerinden kurduklarımızın birer birer yıkılması-dağılması
olacak. oysa o mesafe alıp seyreylediğimiz dışında bir yer bulamayışımızla bu yüzleşme ancak gereksiz bir aymayı beraberinde
getirebilir. hem de kişiyi bir yere taşımayacak, ancak "kişi"liğini sarsıp dağıtacak bir aymayı. belki de bu yüzden bunun
gereksizlik yahut kaçınılmazlığından kendimizi kurtarıp bu anın tadına varmaya çalışmaktan başkası elimizden gelmeyecek.
fakat daha ötelerde bir yerlerde, bu tecrübe ışığında kişi bir bölünmeyi ve iç çatışmasını da yaşamaya başlayacak ister istemez.
zira bir yanda "ideal" varlığını sürdürüp korumak isteyeni ve öte yanda da zemin çürüklüğüyle gelen güvençsiz binanın bir an
evvel boşaltılmasını talep edeni beliriverecek. hani tat çıkartmayı kaçınılmaz kılan da zaten bu çatışma; bulunulagelen noktadan
uzaklaşmayla artık orada barınamama ve taşınılabilecek bir mevki olmamasıyla mevcut durumu, vehametine rağmen kabullenip
ona sığınma çabası.
işin daha garibi ise, bu satırlar da ziyadesiyle dahil olmak üzere, böylesi bir tecrübenin (ki bunun kendiliğinden gelişi ve "kişi"yi
bir anda sarışı unutulmamalı) bunun aktarımını da sekteye uğratması. doğal gözlemin imkansızlığı misal tek kişilik bu seyir ve
kalakalış sonrası kimseye bir davetiye-bilet sunamamak ve bunun üzerinden iletişim kalesinden kovulmakla gelen bu sürgün
hayatında ancak uğranılan duraklarda, kısa süreli konaklanışın cesaret ve vurdumduymazlığıyla, hatta kişiyi sonuca
götüremeyişini sanki umursamıyormuşçasına davranarak ilginç hikayeler anlatan ama akabinde onun aymazlığını taklit edercesine
dinleyenleri-muhattapları tarafından gayet hızlıca unutulacak bir yolcu olmaktan başka seçeneğin kalmaması.
şahsım adına hakikaten güç kendimin, hani tüm varlık ve şunca yıl emeklerimi aktardığım eserimin üç kuruşa mezata çıkabilirliğini
görmek. zira benim için hislerimin ve hislenişlerimin öyle karşılıkları var ki ben onlara işaret etmeksizin salınışlarıyla bile bunları
hakediyorlar. oysa bu idealliklerinin farkına varışımla en nihayetinde "bir insan" olmaktan öteye geçebilmem mümkün değil.
yahut bir başka okumayla anın tadını çıkarmak dışında atfedeceğim hiç bir ederle idealine kendi hayatımı kurban ettiğim bu
yaşam yönelişlerinin karşılığı yok. zira vitrinin en can alıcı yerinde salınan ile deponun en kuytusunda unutulmuşun dahil oldukları
bütünü oluşturmaya katkılarının en alasından birer şekillenişten başkaca hiç bir farkları yok. tıpkı dağı oluşturanın zirve noktasındaki
taş yahut en derinlerde gizlenmiş değerlice maden veya metrelerce derinlerde damlayan sarkıt olmadı eteklerde dağılıp tozlaşmışın
olması gibi.
öyle ya şu yaşam arenasında hangi şekilleniş, yöneliş yahut iletişimin yek diğerinden atfedilenler-kaptırılanlar haricinde bir önemi
olabildi ki. işte bu yüzden hepsi önemli olmalı yahut hepsinden yüz çevirmeli. lakin ne "insan" heybesi ve duygusu beher karşılaşılan
yaşam parçacığını yedeğine alabilecek denli geniş ve muktedir ne de yüz çevirişlerle bu gemi yürüyebilir, akış sağlanabilir. işin
daha ve en kötüsü ise yıllardır süregelen uğraş ve isteğime rağmen bu durumun kimyasını, bir kaç sistem-yazı-terimleştirme vs.
dışında, usulünce açıklayamadığım gibi hayatın gündelik arenasında da hatrı sayılır mesafe katedemedim. yani tat alabilmek hala
gereğinden uzak benim için.

bu yüzden, kendime mesafe alışımın tadını çıkartabilmek adına yegane dileğim, acıkınca yenesi helvadan putlar misali tapınmaktan
ve varlığımı tümden adamaktan çekinmeyeceğim idealler peşinde koşacak denli akışa kapılabilmem. lakin bu akış, hele ki
kendisini akışa kaptırmak için heves edene öylesine zor ve işi ele-yüze bulaştırıcı ki. her halükarda tek kişilik seyirden
başkası yok elimde; umarım idealin doğruluğu kadar onu idealize edişim de usturuplu olur ve dahası-esası eşzamanlılık yakalanır.
fakat serde var olagelen bu "ideal"leştirme aktarılsa yaşam muhatabının gönlünü çelebilmek mümkün değil, aktarılmasa
samimice değil.





http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=10782050
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=10782017
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=7482791
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=8424411
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=8259926

23 06 2007

İtiraf

Ey dostum, otur hele de sana, sana neden güvenmeyişimi açıklayayım.
Bilmez misin ve beni bilmez mi sanırsın ki asıl amacın gevrek bir gülüşe eşlik eder “hayattan memnuniyet”tir ve bunu da her daim sağlarsın bir şekil. Kendine dair inan ve güvenin öylesine tam ve sağlamdır ve ötesinde zaten nerede ne halde olursan ol adın gibi bilirsin ki sen kendinden ve haliyle kendin üzerinden yaşadığından ve bu hayattan yana, istersen kurmaca lanetlerini durmaksızın-bıkmaksızın oku, delicesine memnunsun. Ve bir de utanmadan karşıma çıkar sızlanış ve avuç ovuşturuşlarınla benden ilgi ve medet dilenirsin. “Hele bir bana güven” dersin utanmadan üstüne. İyi de kuzum sen değil misin yalanlayan ve yok sayan yek diğerlerini, bulup da bunadıkları bencilliklerinde boğuldukları için? İyi de kuzum sen değil misin “duba misali” hangi batık noktasında olursan ol bir şekil çıkış yolu bulacağını bilen? Sahi kuzum, serde şartları yok sayarcasına ve kesinlikle kendinden menkulcesine bir kerameti var eder güveni, kendi üzerinden-kendince tesis eden sen değil misin ki kırıntılara mahkum edersin kendini? Ve hatta daha da utanmazlıkla bu kırıntılara sözde mahkumiyetle yek diğer insanlara ve ötesine ve haliyle en alasından ziyafetlere çatal-bıçak hazırlayan sen değil misin? Haydi gel de itiraf et kendinden ve kendin üzerinden insanlardan yana olan şaşmaz güvenini. İtiraf et ki ben de sana güvenebileyim, sana güvenemeyeceğim zemininde.
Bir bağ kurmak, onulmaz saydığın iletişimi kendini yalanlamak ve çiğnemek pahasına da olsa kurmak istiyorsun, biliyorum. Ve bu güvene, kendine-bana-bir kimseye yahut bir şeye fark etmezcesine, delicesine ihtiyaç duyup onu arzuluyorsun bilmez miyim. Ve bu çırpınışına güvenim de bir o kadar tam dert etme sen. Ama aynı zamanda buradan nerelere varmak istediğini de bilmez değilim be kuzum. Hani salak yerine konulmalarını bir düşün hele önce. Amaca kurban giden onca araçlılığını. Ve el insaf et de beni de kurban etme şimdi. Bilmiyor ve bu bilemeyişimle, şimdi esas itiraf eden sana-kendine itiraf etmeli ki, sana güvenebileceğime, hani samimi, içten ve naif olabileceğine dair inancı taşımıyorum hiç içimde. Daha çok da taşıyamıyorum. Ve istirham ediyorum sorma bana; senden kaynaklı mı yoksa insani yapından mı diye.
Bilmez de değilim hani, en azından benim sana ve haliyle kendi kendine oluşturabileceğin bir güvene ne denli bel bağladığını, delicesine ihtiyaç duyduğunu. Ama dedim ya kuzum ortada bir araç varken amaç ne olursa olsun ben aşamam bunu. Senin aşabileceğine de inanamam hiç. Hem yollar, çentikler sunulmamış da değildi ki sana. Hem de en alasından ve olabildiğince teorikten-damardan beslenircesine beslendiğin kaynaklardan da doyamadıysan ben sana güvensem ne çıkar demeden edemiyorum. Şimdi esasen güven görünümde aradığın günah keçin yapma-kılma boşuna beni. Sana güven(e)mediğim için, benden yana beklentilerini karşıla(ya)madığım için suçlama beni. Bilirim kimlerden medet umdun ve daha da umacaksın, bazı haklı çoğu zaman da gereksizce. Ama en azından bil ki ben bile sana güvensem yetmez ve yetmeyecek bu sana. “Kendi kendine yeter ol, en azından bunu dene” de diyemiyorum, kimi kendi yaptığın kimi karşında bulduğun ama bir şekilde hep ama hep yıktığın putlar tecrübesinden ötürü. Kendini putlaştırmaktan delicesine korktuğunu, acıkıncaya dek tapınacağın ve sonrasında ekmeğine katık edeceğin bir helva parçası olmaktansa şimdiki halini kat be kat tercih edeceğini de bilmez değilim.
Ama dedim ya kuzum, yapma bunu bana. Bırak buna bel bağlamayı, benden, senden yana güven duymamı bile deneme hiç. Emin ol en azından senin gerekçelerin kadarından bir fazlasını ben sana neden güvenmemem gerektiği noktasında bulurum.
Bitirmek istesem de bitmez sözlerimle en azından hitam niyetine derim ki sana; istediğin kadar inkar etsen ve gerekçelendirsen de bana ihtiyaç duyuşun ve güvenimi bu denli isteyişin o gevrek ve salak gülüşünü bir kat daha arttırmaktan başkası değil. Bana hesap sormazdan evvel önce bir bak haline, kendinden ve yek diğerlerinden yana olan güvenine e bunların berisinde yaşama olan bağlılığına da en azından susup köşene çekil.
Susmayı başarabildiğin gün emin ol ben de sana delicesine bir güven duyacağım..

22 06 2007

Kendine Güvensizlik

(Güven bahsine devam etmezden önce, ister istemez bu inan ve isteğin beslendiği kaynaklardan birisine çatmadan olmazdı, ) (diyerek, ) “Kendi”nin ne oluşu ve sınırlarını bir ön kabul dahilinde çevreleyip-ona ilişmeyip, belki biraz deşmeyi de yazının gidişatına bırakarak, mevcut ve kabul görmüş bu kendine güvensizliği açmak yerinde olacak. Anılar ve yaşanmışlar üzerinden de gerekçelendirebileceğim ve onlardan münezzehçe temel bir yapının varlığıyla tespit ettiğim-kabullendiğim bir durum bu. Hani külliyen göçmüş değil sistem. Hatta daha inşa halinde olsa bile narsis-ezik yapıdan bahsedebiliyorum nicedir. Ve çoğu zaman sorgulama, sorma yahut ad koyma üzerinden de olsa, gün yüzüne pek çıkmamış bu yazı arenasında mevcudiyet en kötüsünden “güvensizliğe” dair bir güven ve eminliği aşikar ediyor.
Uzaklaşmadan, başa dönerek ön kabulün, kendiliğin, içeriğine bakmalı. Eyleyişlerim, duruşlarım ve bunlara eşlik eder duygu ve düşüncelerimi hep bir uzaktan ve (öyle) çok da inanmadan seyreyliyorum. Hele ki net bir kopuş ve şekilleniş gerçekleşse olayın sıcaklığı mevcutken olmasa bile akabinde üzerinden geçemeyecek denli bir hoşnutsuzlukla kalakalıyorum. Ve bunların gerisinde handiyse beher şekilleniş ve noktadan arınık genel isme ve onun sahip olduğu sıfatlara bir güvensizlik benimkisi. Sonuçta kabul etmeme noktasına varacak denli olmasa da bu yaşayan ve eyleyen ve zamanda ilerleyen bireyden bahsettiğimde onun varlık hallerinden duyulan bir rahatsızlık bu. Neredeyse, heybeye alınmış alaycılıkla beraber, herhangi bir noktasına bile çatar-çatabilir şekilde hem de. Mesele biraz da ortada yalanlanamaz mevcudiyetine rağmen o&bu isme aşina olamamak, ona beher durumda sırt çevirebilirliği sağlamak. Yahut başka bir bakış açısıyla bahsedilebilir bir “kendi”ni oluşturamamak veya daha da iyimser bir yaklaşımla bahsedilebilirliği yok sayıp görmezden gelmek.
Kısmen açabildiğimiz-aşabildiğimiz bu kendine uyulamayan “güven” ise daha çok onu, kendini, sahiplenememek, şartlar-koşullar ne olursa olsun es v hata paylarını sıyırıp kalanla mest olamamak. Olabildiğince olası karşı savları bir kenarda bırakarak bunun gerekli olduğunu iddialayabiliriz sonuçta. Eğer kişi temelinde kendisine dair “güveni” ve onun tetiklediği memnuniyeti sağlayamazsa haliyle varlık ve bekasının devamını açıkta bırakmış oluyor. Hani tüm sıfat ve eyleyişlerimizi araladığımızda, karşılığı olsun-olmasın, hani mevcut bir gerçeklikten yahut bir varsayımdan bahsediyor olalım fark etmezce, geride kalan-beliren bulunmalı ve hatta bundan yana koşulsuz-şartsız kabulümüz olmalı ki sıfat ve eyleyişlerimiz şu yahut bu şekilde yaşam arenasında serpilmeye devam edebilsin. Fakat işte tam orada beliriveriyor ana soru-sorun; iyi de bu denli koşulsuz-şartsızlık zemininde neşet eden hangi şeyden yana eminliği-güvenilirliği sağlayabilirim ki? Lakin bizim es geçmek ve oyalayıcılık ve bel bağlayıcılığına en azından şimdilik kanmaksızın devam ederek onun berisindeki etken ve etmenleri ortaya koymak. Zira bu denli teorik ve köklü-sert bir karşı çıkışa rağmen gündelik hayatta (en dürüst olduğum noktada bilinçsizce hareket eder, diğer uç noktasında ise kelime-düşünce yığınlarımla bastırırcasına yüz çevirerek) aksine davranışlarım, güvenlice hareket edişlerim mevcut. Ki zaten narsis-eziklik’e eşlik edegelen narsizm de çok farklı bir kaynaktan besleniyor değil.
İmdi öyleyse temel yapıya (insan oluşa) ve onun yol açtıklarına çok da çatmadan-takılmadan, daha özele ve şahsi özelliklere göz atarak devam etmek gerek. Bu noktada ikili bir yapıdan, malzeme sağlayıcıdan ve gelen malzemeyi içerikten müstesna yorumlayıcıdan-sağaltıcıdan bahsedebiliyoruz. Öncelik-sonralık meselesini gölgede bırakırcasına birbirlerinin mevcudiyet ve zorunluluklarını karşılıklı sağlayan bir ikilikten.
İlh..

zevahir nedir? nasıl kurtarılır?

Kendimden kaçtığım kesin. Bir şey olmak, bir yerlerde durmak, kendimi bildim bileli bana eşlik eden “bir şeyler yapma” isteğine rağmen kolay kolay mümkün olmuyor. Daha doğrusu bir şekle gir(e)meme şekline ısrarla girmeme neden oluyor. Ve sayabildiğim sebepler görünürde herhangi bir kimsenin başına gelebilecek-gelmiş ölçüde yaşam çizgisine eşlik eder kırılma noktaları. Belki de kendi içimde geriye dönük kendimi kandırma çabalarımın hayal ürünleri hatta. Ama işte eğer durum buysa, hani bir şey olma konusunda bu denli korkuya kapılabiliyor ve hatta bunu gerekçelendirmeye böylesine çabalayabiliyorsam, o vakit bunun peşine düşmem gerekmez mi? Hani benim şeklim, sahip olduğu çehresinden delicesine korkarak aynalardan kaçan bir kimse benzeri olamaz mı? Ki bu görüş insanlarla ilişkimin genel seyrini ve hatta iletişim ve iletişebilirliğe bu denli çatmamı da gayet açıklayabiliyor.
Fakat kafamı kurcalayan ve esas hesabını veremediğim nokta gündelik hayatta bu denli takılmam. Evet, zevahir kurtarılıyor ama az biraz eşeleyince de kokular yükselmeye başlıyor. Ve hemen akabinde itirazlar; ya eşelemenin bizzat kendisi olmadı bu türlüsü hatalıysa? Zaten önemli olan zevahir değil miydi ve hatta sen bunu savunmuyor muydun? Madem ki kurtarabildiğini söylüyorsun dert ettiğin ne? İyi de kuzum bu kokuların kaynağı kötü kokuya hasret burnun ve psikolojin, hani öyle değerlendirişin olmasın? Daha en başta demedin mi “onulmaz bir şeyler yapma” isteğine sahip olduğunu? Demek ne yaparsan yap rahatsız ve doyumsuz olacaksın.
Hayır hayır.. Hayat dediğin bu ciddi müessese bu kadar da kolayından çürütülememesi lazım diyebiliyorum anca, susturduğum sorular karşısında. Lakin hala kerterizimi nereye koyacağım, en azından gündelik hayatta takılmayışımı nasıl belgeleyeceğim bilmiyorum. Hani en başta “eğer ki mutluysan gerisi boş-hoş” iddiasını atmak zorundayım, geliveren ve aynı şekilde gidiveren kabzlar ve bastlar karşısında. Yekdiğerleri üzerinden değerlendiriş de baştan yalan, şahsına münhasır şartlarından hareket de. Beklentiler? Belki ele alınası ama onlar da o denli yanar döner ki. Genel hatlar çizili olsa da gelmeyeyim şimdi onların üstüne de kalmayayım dımdızlak.
Velhasıl, hayat hep kaçıyordu zaten benim için. Üzgünüm ama ne yeni bir haber ne de bir durum. İşte demekliğim de tam o noktada hayat buluyor zaten; hani geçici olarak şu gündelik hayatta takılmayı es geçer ve karşılık bulmamayı değerlendirme dışı tutarsak kendimi bu şartlar altında, hani kaçak da olsa nihayetinde böylesi güreşen olarak ele alamaz-değerlendiremez miyim? “Hesap vereceklerim kimler?” deyip listelesem hani ve onların ağzına en kötüsünden birer parmak bal çalsam ve sonra “kendimden yana, kendime yaptığım haksızlıklar neler?” desem de o listeye de birer çentik atsam yeter mi ki?
Bakalım en azından akşamı ve akşam üstünden zevahiri yine kurtardım gibi ama gitmiyor ki “acep” soru, korku ve kaygısı zihinden.

12 06 2007

gönderilmemesi tercih edilmiş mektuplar 07

Hayatımın üç kadınına..
Üç ablam var malum ve hayatımın üç kadını tümcesi de son günlerde yapıştı dilime.. Sanmam ki sizi ablamlar yerine koyayım yahut yansımada bulunayım; zira sen şusun, sen şu, sen de bu demedim ve şimdi bile diyemiyorum. Fakat şurası kesin ki bugünümde, bu şekilde olmamda sizlerin, şükran ve hayranlığı anmamın gereksiz-tiynetsiz kaçacağı ölçüde katkılarınız olmadı değil, tıpkı ve en azından ablamların bana katkısı nispetinde. Elbet bir o kadar da kimi zaman haklı, kimi zaman haksızca ağzıma sıçtığınız dönem ve durumlarda oldu yeterince; ama malum “hayat bu” ve makuldüler hepsi son raddede, zıtlarıyla birlikte..
Şu gün, bu saatlerde olmasa bile ilerleyen saatlerde sizlerle, dostlar eşlik ve şahadetinde, birlikte olmak hayali beni mest etmişti son zamanlarda ama malum sebeplerce ve bizi biz yapan dinamiklerin buyurmasıyla (ve onların bu seferki ‘onulmaz eşleşmezliğimiz, sebepler-şartlar, habersizce kurban gidişler’ görünümünde) yine ne bir karede sırıtabildik ne de yan yana gelebildik. Bırakın üç sene ve sair zamanları üç saat sonrasında bile ne halde oluruzu kestiremeksizin sizle geçirdiğim bunca zaman ve ana ayrı ayrı hayran ve şükreder halde veladetimin bir sene-i devriyesinde (daha) gıyaben de olsa sizleri anmak ve hayat dolmak istedim..


Velhasıl iyi ki doğdum vesselam, yirmi yedincisini siz üç hayatımın kadınına ithaf ederek..

28 05 2007

İnsanlığa Olan Güvenim Sarsılmasın İstiyorum II

Evet azizim, bu güveni o kişiyi bularak tesis etmek ve sarsılmamasıya oturtmak istiyorum. Ki böylelikle, ‘insanlık katına inmiş bir malzeme toplayıcısı mıyım yoksa ben de onlar gibi bir kulum da acizane yaşamaya çabalıyorum’u görmüş ve göstermiş olacağım. Bunu bana cezbeden en önemli şeylerden birisi de “üst perdeden konuşmamamı, hani kendimi bir halt sanarcasına narsisçe buyruklar savuran ‘ego’ (yahut haz) ürünü olmamayı sağlaması”. Kendi benliğimden ve davamdan ne kadar vazgeçersem de böylelikle sanki “onlar katına inmekliğimden” bahsetmiş olacağım. Ama zaten sorun “onlar gibi acizane yaşamaya çabalayan bir mahluk” olduğumu kabullenmemin ve buna itiraz etmememin de bahsettiğimiz haliyle kendimden ezikçe vazgeçişim olacağı” yönünde değil miydi.
Ve itiraf edercesine eklemeli, hele ki bu bahsi geçenlerin aslında benim bitmemiş bir cümlemin parçaları olmasıyla bunları anlamlı bir bütünlüğe kavuşturmamla birlikte insanlığa falan güvenmiş olmayacağım da anca kerameti kendinden makul bir zavallılık ve vehmedişlerinin cenderesinde boğulmuşlukla sayıklayan ve hülyaları boşa gitmesin dileyen bir kimseye, yani benim kendi narsisliğime güvenmiş olacağım. Ve hatta bu sebepten alçakgönüllüce bir samimiyet öylesine bir yalan ve beni ötelere götürüyor ki ne samimiyetimi sorgulayabiliyorum ne de samimiyetsizliğimi kabullenebiliyorum.
Hakikaten güven, güvenilmek için mi vardır yoksa biz ona zaten güvendiğimiz için mi; isterse insana olsun bu güven?

İnsanlığa Olan Güvenim Sarsılmasın İstiyorum

Bir yerlerde-bir şekilde bir kimseye güvenmek istiyorum, salt güvenebileceğim ve hatta bu güven sonrasında sorun yaşamaksızın hayatıma devam edebileceğimi bana ve herkese gösterebilecek bir kimseye. Ki böylelikle bir güvenden bahsedebilecek ve insanlara bir türlü onlara ve kendime neden güvenmediğimi anlatabileceğim böylelikle. Bahsettiğimse aslında güvenmiyor oluşları olacak, onların bana güvenmesiyle. Sanki onların gözlerini açacak ve bu güvenin mümkün olduğunu ama onlara yanlış yolda olduklarını söyleyebileceğim hem de.
Ama zaten sorun da burada; insanlara ve kendime güvenmiyorum, çünkü eğer bu ön kabulle hareket edersem “onlara ve kendime neden güvenmemem gerektiğini ve hatta güvenmemeleri dahi gerektiğini, zira onların güvenme şekillerinin güvenmek falan olmadığını” söyleme şansım olacak. Hem de onlara bu güvenmeme gerekçelerini aslında bana güvenmeleriyle sağlamış olmama rağmen.
İşte azizim, sana, sana neden bağlanmadığım ve güvenmediğime dair diyebileceğim yegane şey “bana en azından bu konuda güvenirsen sana neden bağlanmadığımı ve hatta bağlanamayacağımı ve hatta neden senin de bana bağlamaman ve güvenmemen gerektiğini böyle bir yazıyla açıklamak olacaktır”.

23 05 2007

şartlar itibariyle

Bir tanıdık vaktiyle benim aktaracağım kadar nazik olmayan bir haliyle şöyle bir benzetmeden bahsetmişti; “hani evinde masa üstünde çikolatası-meyvesi eksik olmayan ve eve dahil olanların istediğince tüketebileceği bir ortamda yaşayan ailenin evine gelen ve o imkanlara sahip olmayan bir çocuğun orada yaşayan kadar rahat hareket edememesinden ve sonuç olarak çok rahat davranabileceği hareket alanından kendini “şartları itibariyle” kısıtlayarak misafirliğiyle ona sunulmuşken bir türlü elini uzatamadığı sunulara imrenerek ama hiçbir şekilde onlara da ulaşamayarak yutkunup kalması ne hazindir” şeklinde. Ve ben ister istemez takılıp kaldığım taşralılığımda ve ait olmadığımı an be an hissettiğim yaşam misafirhaneliğimde sorup duruyorum kendime; “acep neler kaçırıyorum ister istemez dahil olduğum bu hayat müessesinde şartlarım itibariyle?” diye..

02 05 2007

Bir Cümle

“Sanki yeri ve zamanı geldiğinde ip çekiliverince bir kolye gibi diziliverecek tüm söylediklerim ve yazdıklarım.”
İşte bu vehim beni ayakta tutan ve devam için güç verdirten. Öyle bir cümle var mı yoksa ben beher harf ve remzimle mi onu kuruyorumdan müstesna beni rahatsız eden bu meçhule kendimi koyuverişim ve dahası kerterizimi böyle ucu açık bırakışımla dahi sorumluluk almaya ve haliyle hesap verme yetkimi de kendimde tutmaya devam etmemden yana. İyi de kuzum, nasıl olacak da kendimi kandırmaktan alıkoyabileceğim ben kendimi? Hem de ortada cümle yokken ve en azından ana yapıya göre kendimi konumlandıramayışımı özgürlüğüm kılmışken nasıl olacak da ondan uzaklaşmadığımı, bir başka ve ulaşılması güç meçhule kendimi kaptırmadığımı nasıl bileceğim? İster istemez olacak güçten düşmelerim, çaresiz kalışlarım ve kaytarmaya yeltenişlerim olacak. Yahut cümlenin kendisinden kopup süslü püslüsüne heveslenmek var bir de..
Bir de bu cümle üstünde konuşmak rahatsız ediyor beni, handiyse başka bir şey konuşmamasıya hem de. Gerçi hemen zaten cümlenin kendisine dair yapılan yorumlar bire bir onun yapıtaşı kandırmacası da beraberinde gelmiyor değil ama cümleyi cümle yapan şey de zaten birbirinden neredeyse bağımsız ve kopuk ve hatta habersiz harflerin-remizlerin kurulması değil miydi bilemiyorum..

konuşunca rahatlamak

neden?
konuşmak neden?
rahatlamak neden?

25 04 2007

gönderilmemiş mektuplar 19

Sessizlik
Şu sessizlik çıldırtıyor beni। Kelimelerimle yırtmak ve gürül gürül çağıldamak, dahası ve esası yaşamak istiyorum. Sanki yaşamak başladığında sessizlik sona erecekmiş düşüncesi yanılgıdan başkası değil aslında. Ama bu sessizlik ve sensizlik ağır geliyor işte bana. Seninle duyacağım ve kaybolacağım bir sessizlik telaşındayım ama işte şu anda, burada yok buna tahammülüm. Ve gariptir senin bile haberin yok ne sessizlikten ne de çağıldamak isteyişimden. Sanki bir “görüşmek temennisi”ne sığınır gibi sığınıyor ve içimi rahatlatmaya çabalıyorum bu sessizlik karşısında. Ve emin de değilim sen olsan ne fark edecek olmasan ne fark edecekten yana; sensizlikten ve sessizlikten muzdarip yatağıma ve kendime sığınmışken. Bilmiyor ve bilemiyorum ve bunun ağırlığıyla daha da eziliyor, hissediş ve düşüncelerimden şüpheye düşüyorum; acep derdim seninle mi yoksa kendimle mi? Sana akmak ve sınırları aşmak, hem de değil zorlamak onları aşmak ve darmadağın etmek ve sel karşısında kendi çaresizliğimi sana çaresizlik ve çıkar yolu olmaksızın sunmak, armağan ederken seni mecbur bırakışla mahkum etmek istiyorum. Mahkumiyetime karar çoktan çıkmış ve itiraz kapıları bile nicedir kapanmışken bu mahkumiyeti yaşamamak için mi seni mahkum etme telaşındayım yoksa bu mahpusluğumda ve yaşamdan uzaktalığımda seni tek ve yegane ve en mümkün ışık olarak mı görüyorum bilmiyorum.
Şurası kesin ki tıpkı hayatı yaşayışım ve özgürlüğümü ilan edişim ve kendim-ben oluşum nispetinde seni çağırıyorum yanıma ve seçmeni diliyorum mahkum ettiğim kelimelerim ve benliğim ışığında।
Çünkü biliyorum ki ister dayatılmışlık olsun isterse de çıkmaz yolu seçiş, senin seçim ve kararınla aydınlanacak nicedir mahkum olduğum zindanım ve karanlığım। En ezberinden bildiğim bu yola çıkışta senle beraber ezberim şaşacak da iki artık iki dört eder keskinliğindeki bilincim şaşıp beni yapayalnız bırakacak. Yapayalnız ve yalın kalmak istiyorum, burası doğru. İsterse sen karşısına yalın ve yalnız olarak çıkmak kaygısı olsun beni cezbeden-hareket ettiren isterse de yalın ve yalnız olamayıştan serzeniş ve şikayet; ne fark eder? Sen karşısına çıkmak öyle bir huzur ki anlatma telaşını da boş kılıyor anlaşılma hezeyanını da. Sen karşısında ne geçmiş var ne de gelecek ve hatta şimdi. Zamandan münezzeh ama bir o kadar da mekana bağımlı karşına çıkmak istiyorum artık. Ses de bitsin zamanla hatta. Ne ses ne nefes ne de bir heves olmaksızın huzurda oluş ve huzuru hissediş.
Öyle bir nokta ki gözümü diktiğim, senden ve benden istisna ve uzakta, ancak sessizlikte ses bulup çağıldayacak ve en gerçekliğiyle hayat bulduğundaysa kendini yalanlayacak ve boşlayacak।
Öyle bir nokta ki gözümü diktiğim ve senden yana meyletmeni temennilediğim, ne kaçarı olsun ne de kurtarılış imkanı. Mahkumiyete, kendimiz, kurtuluş imkanlarını yok edercesine kendimizi mahkum etsin ve yanalım baştan başa. Kendimiz yakarken diğerimize alev olalım da bu cendereden kurtuluşu yalanlayalım. Kurtulmak için değil, kurtulmamak ve hayatı mahvedip feda etmek için girelim bu yola. Hem de kendimizin kaybolmayacağından yana delicesine emin ve vakti geldiğinde yek diğerini kaybedişten şüphesizken her an ve an be an kendimizin kayboluş ve yok oluş ve mahvoluşundan da şüpheli ve endişeli akmak-akıvermek bu yola.
Bir kaybeden-bir kazananın olacağı kesin bu arenada ya iki kayıp yahut iki kazanç için çırpınmak adına arenaya çıkmak ve kaybedişe kendini mahkum ederek kurtuluşu ummak। Kendimden yana soru işaretlerim ve eminsizliklerim hiçbir vakit dinmedi ki sana sormadan edemeyeyim; nedendir bu telaş ve ısrarın bana kaybettirmekten ve bilemeyişe sürüklemekten yana? Biliyorum ve bu bilişimden daha da bir pişmanım ama işte sormadan da edemiyorum neden yıkmak ister ve bir o kadar da istetirsin sınırları yıkmayı ve haddi aşmayı? Oysa senden ne bir kelime duymuşluğum var şimdiye dek ne de bir meylini hissedişim। İşte cancağız, işte böyle bir çaresizlik ve bir o kadar da eminlikte çıkıyorum karşına, ‘bu sessizliğin en güzel şarkımız olacağından’ ve hatta olduğundan yana ümit-ısrar ve temennimle।
İşte bu yüzden sana hiçbir şey dememişken çok şey demiş olduğumu ve sana yönelişimi aşikar ederek ve zamandan münezzehlikle, ki bunu sağlayan tek şey bizim ve benim iddialaşıyışım, karşına bu noktada çıkıyorum। Sınır, sınırın fark edilişiyle tarumar edildi de karşına ve huzura çıkış sağlandı. Huzurdan kovmak da huzura kabul de senin eserin ve kararın olacaksa da şu anı değil de şu durumu inşa edişle seni ve sizleri bile yalanlamıyor değilim oysa. Ama işte gene de sizden ve senden yana bir hareketi ve sessizliği bozacak bir sesi beklemeye kendimi mahkum etmiş burada-karşındayım.

Bu sessizlik ve anlam veremeyiş çıldırtıyor beni। Ama ne sesim çıkabiliyor ne de mecalim en basitinden bir hareketi mümkün kılıyor। Hayattan kopuk ama bir o kadar da kelimeleri ve onun temsil ettiği yaşamı kuşanmış, arenaya ve cepheye ve savaş meydanına sürülmek iznini almak için karşınızdayım. Hem de bir kazanan-bir kaybedenin olacağı kesin bu mecrada ya beraberce kaybolmak yahut beraberce sonsuzluğa kaydolmak temennisini güderek. Nihayetinde çok ve nice şükürler ki görüşmek kabil oldu ve karşındayım işte diyorum. Haddi ben aştım, sınırı yerle bir ettim saygısızca. Ola ki yüzümü eğdiğim yerden kaldırırsan ne sınır kalacak ne de had. Ve nice görüşmelere bir bakış, bir gülüş selam edecek de akabinde karşımıza çıkacak günler yaşanası değerliliğe kavuşacak.



Sensizlik
Seni kaç senedir ve kaç asırdır beklediğimi bilsen ne karşıma çıkarsın ne bir heyecan ve seslenişimi duymak istersin। Oysa ben de en az senin kadar bu mahkumiyete mahkum bu an ve durum için nice yıllar çırpındım। Ezdim, ezildim, sevdim, sevildim, gördüm, görüldüm, vazgeçtim, vazgeçildim, tuttum, tutuldum ve bir o kadar da karşılıksız eylemde-eyleyişte bulunup yine en azından o kadar karşılık veremediğim-veremeyeceğimle karşı karşıya geldim।
Bunca sene sana bu yazıyı yazabilmek yaşadım ve bundan delicesine eminim çünkü sen bunca sene ve yüklendiğin insanlıkla bunca asırdır ve hesabı tutulamayacak zamandır bunları okumak için yaşadın da karşıma çıktın। İşte bu yüzden basitçe bir yaşam ve yaşamaktan yana çağrı değil bu karşında duran, sen karşısında beni durdurtan। Ben ki sen karşısına çıkabilmek için bunca vakittir yaşamadan durdum ve kendimi sana sakladım, yeri ve zamanı geldiğinde kendini bana saklayabilmek için. Benim mekanım ve mecram anca kelimeler. Kelimeler ki ardı arkası boş ama bir o kadar da vaat dolu. Seni ihtimallerle yüklü ve bu yüzden delicesine zengin bir dünyaya davet ediyorum ben. “Yaşamak” bunun sadece bir nüshası, boyutu ve hatta kötü bir kopyası. Sensizliği benle beraber bir birlikteliğin ötesine, dahil olacağımız ve aslında bu satırlarla çoktan dahil olduğumuz bir sürece dahiliyete taşımak niyetim.
İşte bu yüzden karşına çıkmayışım ve kelimelere sığınışım। Sensizliği kaybetmek niyetinde değilim ve sensizliğe daha fazla tahammül de edemem.



केलिमेलेर
Bunlar yalan bir dünya। Ne aslı var ne astarı। Hatta yazılmak için yazıldıkları esas günahları-yalanlayıcıları। Ve işte bu yüzden de bir o kadar gerçekler ve üzerinde durulmalılar। Ama bu yüzden de kararı dinleyicilerine, okuyucularına vermeliler। Bu kelimeler benim kelimelerim ama benim eserim de değiller benim parçam da benim varoluşum da. Anca sessizlik ve sensizlik bozulursa, bozulmaya meyledilirse anlamlılar ve benle alakalılar. Sadece bir girizgahlar, sınırı aşmaya hevesli-haddi tanımazlığıyla güçlü yeni devrin habercisiler. Sessizlik ve sensizlik daha yeni aşılmaya, yok edilmeye bu kelimelerle başlandı. Ama devamlılığı sese ve sana bağlı bir o kadar.


Kelimeler çağıldamak niyetindeler…